Hit enter after type your search item

TÜRKİYE’NİN AVRUPA BİRLİĞİNE ÜYE ADAYLIĞI SÜRECİ

/

Yazar: Serkan TAĞAL

I. Giriş

Avrupa Birliği; kurulduğu tarihten, küreselleşmenin yoğun bir şekilde yaşandığı günümüze dek gelişmekte olan ülkelerin dikkatini çekmiş ve bu ülkelerin katılmak için yoğun çaba harcadığı uluslararası bir örgüt olmuştur. Bu uluslararası örgüte, Türkiye’de dahil olmak istemiş ve bu konudaki çabası 1950’lerden itibaren başlamıştır.

İlk olarak Türkiye 31.07.1959 tarihinde, Avrupa Topluluğu’nun Kurucu Antlaşmasının 238. Maddesine istinaden bir ortaklık antlaşması yapmak amacıyla, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (Avrupa Birliği’nin temelini oluşturan örgüt) Topluluk Konseyi’ne başvurmuştur. Bu başvurunun ardından, Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu üç aşamadan oluşan müzakerelere başlamıştır. Dört yıl süren müzakereler neticesinde 12.09.1963 tarihinde Türkiye ile Avrupa Topluluğu arasında ortaklık yaratan Ankara Antlaşması imzalanmıştır. Böylece Türkiye’nin ile Avrupa Birliği’ne üyelik süreci başlamıştır. Ankara Antlaşması’nı 1970 yılında imzalanan Katma Protokol izlemiştir. 1987 yılına gelindiğinde ise Türkiye, Avrupa Topluluğu’na tam üyelik başvurusunda bulunmuş fakat bu başvuru reddedilmiştir.

Türkiye ile Avrupa çok eski tarihlerden beri güçlü ilişkiler kurmuştur. Türkiye, Avrupa Birliği’ne üyelik süreci boyunca bu ilişkileri kullanarak, süreci kolaylaştırmak istemiştir. Bunun yanı sıra Tanzimat Fermanı ile başlayan modernleşme sürecinden beri yönünü Batı’ya çevirmiş olan, dünyadaki tek yoğun Müslüman nüfusuna sahip olan ve diğer İslam ülkeleri arasında ekonomik, politik, sosyal, kültürel alanlarda en gelişmiş devletler arasında yer alan bir ülke olarak Türkiye; başta laik ve demokratik esaslar olmak üzere yaptığı devrimlerle Batı ile ortak bazı değerlere sahip olmuştur.

Türkiye için Avrupa Birliği önemli bir hedeftir ve cumhuriyet tarihi boyunca iktidara ele geçiren neredeyse bütün siyasi iktidarlar bu hedefi paylaşmıştır.

II. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne Üye Adaylığı Sürecinde Zirveler

Türkiye, Avrupa Birliği’ne tam üye olmak amacıyla 14.04.1987 tarihinde Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi’ne tam üyelik başvurusunu yapmıştır.[1] Türkiye tam üyelik başvurusunu, o dönem Avrupa Birliği üç ayrı topluluktan[2] oluştuğu için bu topluluklara ayrı ayrı yapmıştır.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik başvurusu, AB Konseyi tarafından değerlendirilmiş ve başvuru incelenmek üzere Komisyon’a gönderilmiştir. Komisyon, Türkiye’nin ekonomik yapısını ve siyasi durumunu incelemiş ve Konsey’e Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye olmak için henüz hazır olmadığına ilişkin bir rapor iletmiştir.

1990’lı yıllara gelindiğinde, ABD ile Sovyet Rusya arasındaki soğuk savaşın bitmesi ve sonrasında Sovyet Rusya’nın yıkılması ile beraber Avrupa Birliği kararlı bir genişleme politikası uygulamaya başlamıştır. Avrupa Birliği, özellikle Sovyet Rusya’nın yıkılmasıyla bağımsızlıklarına kavuşan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerini bünyesine katarak, o yıllara kadar Batı ve Güney Avrupa merkezli bir örgüt olduğu eleştirilerinden sıyrılmak ve tüm Avrupa ülkeleri ile bütünleşmek istemesi nedeniyle Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik umutları artmış ve 1997 yılında gerçekleştirilecek olan Lüksemburg Zirvesi’nde üye adayı devlet olarak kabul edileceği beklentisine girmiştir.

Türkiye’nin tam üye adayı devlet olma sürecinden, tam üyelik müzakerelerinin başlamasına kadar önemli olan beş zirve vardır.

A) Lüksemburg Zirvesi (12-13 Aralık 1997)

12-13 Aralık 1997 tarihinde Lüksemburg’da toplanan Avrupa Birliği Konseyi’nin Zirve Sonuç Bildirgesi incelendiğinde Avrupa Birliği’nin genişlemesine yönelik kararlar alınmıştır. Ancak bu genişlemenin şimdilik yalnızca Orta ve Doğu Avrupa ülkelerini kapsayacağı vurgulanmıştır. Türkiye’nin bu genişleme süreci içerisinde yer aldığı belirtilmemiştir.

Türkiye ile Avrupa Birliği arasında ortaklık yaratan Ankara Antlaşması’nda, Türkiye’nin üye adayı devlet statüsüne gelebilmesi için son aşama olarak Gümrük Birliği Antlaşması’nın yürürlüğe girmesi öngörülmüştü. Bu antlaşma 31 Aralık 1995 tarihinde yürürlüğe girmesine rağmen Lüksemburg Zirvesi’nde, Türkiye’nin genişleme sürecine dahil edilmemesi Türkiye cephesinde hayal kırıklığı ile karşılanmıştır.

Lüksemburg Zirvesi’nde Türkiye’nin, Avrupa Birliği’nin genişleme sürecine dahil edilmemesinin sebebinin, Türkiye’nin Avrupa Birliği ülkeleri ile arasındaki kültürel ve dinsel farklılıklar olduğu belirtilmiştir. Bu husus, o dönemdeki 40 yıllık Türkiye – Avrupa Birliği ilişkilerinde ilk defa bu kadar yoğun ifade edilmiştir. Ayrıca Türkiye’nin Avrupa Birliği ülkeleriyle özellikle de Yunanistan ile yaşadığı sorunlar, Kıbrıs sorunu ve insan haklarına yönelik yetersiz tutumu da dile getirilmiştir. Son olarak Türkiye’nin siyasi ve ekonomik konulardaki istikrarsızlığı da vurgulanmıştır.

Bu dönemde ilk defa Türkiye’ye karşı bu denli kültürel ve dinsel farklılık vurgusunun yapılmasının nedeni, Avrupa Birliği ülkelerinde iktidarda olan partilerin siyasi politikalarıdır. 1994-1999 arasında Avrupa Birliği ülkelerinin çoğunda Hristiyan Demokratların iktidarda olduğu görülmektedir. Özellikle dönemin Belçika Başbakanı Jean-Luc Dehaene’nin, Türkiye’nin Avrupa Birliği’nde yerinin olmadığını ve bu genişleme sürecinde Türkiye’nin hiçbir şekilde dikkate alınmayacağına yönelik sert açıklamalarının olduğu görülmektedir.

Aynı şekilde Almanya, Belçika, Lüksemburg, Fransa, İtalya ve İspanya devlet başkanlarının Türkiye’yi yaptıkları açıklamalarla dışlaması, Türkiye’de ve Avrupa Birliği içerisinde bulunan liberal, laik ve sosyalist kimlikli devletler tarafından çok sert bir şekilde eleştirilmiş ve bu büyük bir ayrımcılık olarak ifade edilmiştir.

Türkiye, Lüksemburg Zirvesi’nde yapılan bu değerlendirmelere ve ayrımcı tavırlara çok sert yaklaşmış ve sonraki zirvelerde, Avrupa Birliği’nin gerilen ilişkiyi yumuşatmaya yönelik yaklaşımlarını ve kararlarını da benimsememiştir. Ayrıca o dönem, bürokraside ve toplumda ilişkilerin askıya alınmasına varıncaya kadar, gösterilmesi gereken tepkinin ne olması gerektiği uzun bir süre boyunca tartışılmıştır.[3]

B) Helsinki Zirvesi (10-11 Aralık 1999)

10-11 Aralık 1999 tarihinde gerçekleştirilen Helsinki Zirvesi, Türkiye – Avrupa Birliği ilişkileri açısından büyük bir dönüm noktasıdır. Bu zirvede Türkiye, Avrupa Birliği üye adayı devletlerden biri olmuştur.

Lüksemburg Zirvesi’nden, Helsinki Zirvesi’ne kadar yalnızca iki yıl geçmesine rağmen Avrupa Birliği’nin, Türkiye’yi üye adayı devlet olarak kabul etmesinin altında aslında birçok neden vardır;

– 1998-1999 yıllarında Sırbistan-Karadağ’ın, Kosova’da Arnavutlar’a karşı yaptığı önemli insan hakları ihlalleri söz konusuydu. Bu kapsamda 1999 yılında Kosova’da bir müdahale gerçekleştirilmiştir. Çatışmaların ve ihlallerin önlenmesi için NATO üyesi birçok devlet bu müdahaleye katılmıştır. Yapılan bu müdahale, Türkiye’nin enerji kaynaklarını önemli hâle getirmiştir ve ayrıca Kafkasya’daki enerji kaynaklarının güvenliğinin tesis edilmesini gerekmiştir. İşte tüm bu sebepler Türkiye’yi, Avrupa Birliği’nin gözünde stratejik olarak önemli hâle getirmiştir.

– Avrupa Birliği, NATO ile iş birliği içinde, Avrupa Savunma ve Güvenlik Kimliği isimli bir yapı oluşturmak istemiştir. Bu yapının oluşum sürecinde Türkiye’nin askeri ve nüfus gücü ve coğrafi konumu itibariyle vazgeçilmezliği anlaşılmış ve bu sebeple Avrupa Birliği, Türkiye’yi yanında tutmak istemiştir. Ayrıca Türkiye’nin, NATO’ya üye olması da bir diğer sebeptir.

– O dönem Amerika Birleşik Devletleri, çeşitli savunma ve güvenlik gerekçeleriyle Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini desteklemiştir. Bu nedenle, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliği konusunda Avrupa Birliği ile diplomatik temasları sıklaştırmıştır.

– 1999 yılında çoğu Avrupa Birliği ülkesinde iktidarlar değişmiştir. Bu dönemde Hristiyan Demokratlar yerine çoğunlukla Sosyal Demokratlar iktidara gelmiştir. Sosyal Demokratlar, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyesi olma fikrine daha sıcak ve olumlu bakmıştır.

-Lüksemburg Zirvesi’nde, Türkiye bakımından vurgulanan büyük bir sorun da Türkiye’nin Yunanistan ile yaşadığı sorunlardı. Ancak 1998 ve 1999 yıllarında dönemin Yunanistan hükümeti, Yunanistan’ın yaşadığı ekonomik sorunlar nedeniyle askeri harcamaları kısmak ve bu bütçenin bir kısmını başka alanlara aktarmak istiyordu. Ayrıca Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olması durumunda Yunanistan’ın tezlerinin daha kolay bir şekilde Türkiye’ye kabul ettirebileceğini düşünüyordu. Zira Türkiye, Avrupa Birliği’ne üye olursa özellikle Ege Denizi’nde ve Kıbrıs’ta yaşanan sorunları bakımından Türkiye, politikalarında taviz verebilirdi.

İşte temelde bu iki sebepten ötürü dönemin Yunanistan Hükümeti, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye adayı olmasını desteklemiştir. Bu durum Avrupa Birliği‘nin Türkiye’nin üye adayı olması konusundaki kararını etkilemiştir.

– 1999 senesinde, Türkiye’de olumlu ekonomik ve siyasi gelişmeler olmuştur. Terör eylemleri azalmış, demokratikleşme konusunda istikrar sağlanabileceği konusunda gelişmeler olmuştur. Ayrıca ekonomi konusunda IMF ile Türkiye arasında çeşitli programlar ve planlar kabul edilmiştir.

İşte tüm bu ilerlemelerden ötürü Avrupa Birliği, Türkiye’yi üye adayı devlet olarak kabul etmiştir.

ba) Helsinki Zirvesi’nde Belirtilen Sorunlar

Her ne kadar Helsinki Zirvesi’nde Türkiye üye adayı devlet olarak kabul edilmiş olsa da, Zirve Sonuç Bildirgesi’ndeki bazı paragraflarda Türkiye’nin üyeliği konusunda olumsuz olarak görülen konular da belirtmiştir. Bu bakımdan özellikle dördüncü ve dokuzuncu paragraf önemlidir.

Dördüncü paragrafta Kopenhag Kriterleri vurgulanmıştır. Bu kriterlere uymanın üye adayı devletler açısından, tam üyelik görüşmelerin başlamasında bir ön koşul olarak yer alacağı belirtilmiştir. Kopenhag Kriterleri’nin, özellikle siyasi kriterlerine vurgu yapılmıştır. Bu kriterler bakımından Türkiye’nin eksik olduğu ve bir an önce bu konularda Türkiye’nin çözümler üretmesi gerektiği vurgulanmıştır.

Dokuzuncu paragrafta Kıbrıs sorununa değinilmiştir. 1999 senesinde Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Avrupa Birliği üye adayı devletlerden biriydi. Ancak bu durum Türkiye için büyük bir sorun teşkil ediyordu çünkü Türkiye, Kıbrıs adasının tek temsilcisi olarak Rumların tanınmasını kabul etmiyordu. Bunun dışında, bu paragrafta Kıbrıs sorunu ile ilgili olarak Türkiye’nin Yunanistan ile olan yapısal sorunları da yer alıyordu.
Sonuç bildirgesinde, Kıbrıs konusunun, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliği noktasında bir sorun teşkil ettiği belirtilmiştir ve Avrupa Birliği, 2004 yılının sonunda AB Konseyi’nin Türkiye ile Yunanistan ilişkileri konusunda bir durum değerlendirmesi yapacağını, iki devlet arasında Türkiye’nin tam üyeliği konusunda engel teşkil edecek sorunların çözülememesi hâlinde ise Uluslararası Adalet Divan’ında bu sorunların çözülmesi gerektiğini vurgulamıştır. Aslında bu durum, Avrupa Birliği’nin Kıbrıs sorununun çözümünde üstü örtülü de olsa kendisini yetkili olarak gördüğünü göstermektedir.

Dokuzuncu paragrafta her ne kadar bir sorun tespiti yapılmış olsa da, bu paragrafta AB Konseyi’nin, Türk ve Rum kesimi arasında başlayan Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm getirmeyi amaçlayan görüşmelerden duyduğu memnuniyet de belirtilmiştir. Fakat GKRY ile katılım görüşmelerinin sonuçlanmasına kadar, sorunun çözümüne ilişkin olarak, bir çözüm elde edilsin ya da edilmesin GKRY’nin üye adaylığının, tam üyelik kriteri olarak ele alınmayacağı da ifade edilmiştir. Yani Kıbrıs’ın bir bütün olarak Avrupa Birliği’ne üyeliği için Türkler ile Rumlar anlaşabilir ancak eğer anlaşamazlarsa her ne kadar adanın diğer tarafında Türkiye’nin egemenliği söz konusu olsa da bu durum GKRY’nin, Avrupa Birliği’ne tam üye olma durumunu etkilemeyecektir. Bu durum aslında Türkiye’nin neden yıllardır tam üye olarak kabul edilmediğinin açık bir göstergesi niteliğindedir.

Gerçekten Kıbrıs Sorunu, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği konusunda en büyük engellerden biridir. Zira yıllardır Avrupa Birliği Kıbrıs’ı bir bütün olarak Avrupa Birliği üyesi olarak görmek istemektedir ancak Türkiye, Kıbrıs üzerinde Avrupa Birliği’nin ve Rum Kesimi’nin sunduğu çözüm önerilerini bir bütün olarak benimsemediği için bu konuda atılan adımlar hep bir yerde tıkanmaktadır. Öyle ki Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti adına Avrupa Birliği’nin Rum Yönetimi ile tam üyelik görüşmelerine başlamasına itiraz etmiştir. 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu hukuki unsurlarından olan Londra ve Zürih Antlaşmalarına göre; Türkiye, Yunanistan ve İngiltere Kıbrıs Cumhuriyeti’nin garantör devletleridir. Bu devletlerin üye olmadıkları bir uluslararası örgüte Kıbrıs Cumhuriyeti’nin üye olabilmesi için Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve yardımcısının olumlu iradesi gerekmektedir. Ancak bu antlaşmaların fiilen uygulanmayışı nedeniyle, bu olumlu irade beyanları alınamamıştır. Bu nedenle de Avrupa Birliği, Rum Yönetimi ile Kıbrıs’ın bütününü temsilen tam üyelik görüşmelere başlamıştır.[4]

C) Kopenhag Zirvesi (12-13 Aralık 2002)

Kopenhag Zirvesi Sonuç Bildirgesi, Türkiye’nin üye adaylığı süreci açısından oldukça önem arz eden bazı nokta ve değerlendirmeler içermektedir. 12-13 Aralık 2002 tarihinde Kopenhag’da toplanan AB Konseyi, bu zirvede Türkiye’yi ilgilendiren bir takım önemli kararlar almıştır.

Kopenhag Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nin onuncu, on ikinci, on beşinci, on dokuzuncu ve yirminci paragrafları Türkiye için oldukça önemlidir.

Aslında bu zirvede Lüksemburg ve Helsinki Zirvelerinde belirtilen sorunlar yine tekrar edilmiştir. Özellikle Zirve Sonuç Bildirgesi’nde on numaralı paragraf incelendiğinde, Avrupa Birliği’nin Kıbrıs Rum Yönetimi’ni muhatap alarak, Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne tam üye olarak alınmasına yönelik yapılan değerlendirmeler görülmektedir. Bu paragrafta, Kıbrıs ile katılım müzakerelerinin bir an önce tamamlanarak, GKRY’nin Avrupa Birliği’ne tam üye olarak kabul edileceği açıkça belirtilmiştir. Ayrıca Kıbrıs’ın bir bütün hâlinde Avrupa Birliği’ne kabulünün istendiği ancak eğer bu mümkün olmazsa GKRY’nin tek başına AB’ye üye olmasına bu durumun bir sorun teşkil etmeyeceği de yeniden vurgulanmıştır.

Kıbrıs sorununun çözümünde, dönemin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri birtakım önerilerde bulunmuş ve sorunun çözümü için kapsamlı görüşmeler yapılması gerektiğini belirtmiştir. Bunun üzerine dönemin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin ismini taşıyan “Annan Planı” isimli bir plan oluşturulmuştur. Genel itibariyle bu plan ile, Türk ve Rum kesimi birleştirilerek tek bir Kıbrıs Cumhuriyeti kurulması amaçlanmış ancak bu plan Türkler tarafından benimsense de Rumlar benimsememiştir. Bu nedenle uygulamaya konulamamıştır.

Kıbrıs sorununu ele alan bir diğer paragraf, on iki numaralı paragraftır. Bu paragrafta, Kıbrıs sorununun çözülememesi hâlinde GKRY’nin Kıbrıs’ın bütününü temsilen Avrupa Birliği’ne üye olacağı, bu üyeliğin hangi şartlar ve şekiller altında olacağı belirtilmiştir. Bu paragrafta her ne kadar hukuken GKRY’nin, Kıbrıs’ın bütününü temsil ettiği kabul edilerek, Avrupa Birliği’ne üye olacağı kabul edilse de kanımızca fiilen bu mümkün olamaz; çünkü adanın Kuzeyinde her ne kadar uluslararası alanda tanınmasa da, uluslararası normlara göre bir devletin klasik unsurlarını sağlayan bir yapı yani devlet söz konusudur. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti; toprağa, nüfusa ve bağımsız bir otoriteye sahiptir. Bunu görmezden gelmek yalnızca var olan sorunların ertelenmesi anlamına gelmektedir. Nitekim bu sorunlar günümüzde dahi hala devam etmektedir.

On beşinci paragrafta, Türkiye’nin Kopenhag Kriterleri’ni karşılamaya ve Avrupa Birliği’ne tam üye olmaya yönelik yaptığı reformların ve attığı adımların kararlı ve olumlu bulunduğu belirtilmektedir. Helsinki Zirvesi’nde ısrarla bildirilen, Kopenhag Kriterleri’nin siyasi kriterler bölümündeki gelişmeler hala tam olarak yeterli görülmese de, yapılan değişiklikle Avrupa Birliği tarafından umut verici olarak ifade edilmiştir.

On dokuz numaralı paragrafa bakıldığında, AB Konseyi Türkiye’deki siyasi ve ekonomik reform sürecinin sürdürülmesi gerektiğini tekrar vurgulamıştır. Ayrıca bu paragrafta; 2004 yılında gerçekleştirilecek zirvede, Türkiye’nin Kopenhag Kriterleri’nin siyasi kısmını tam olarak karşıladığının anlaşılması durumunda, tam üyelik müzakere sürecinin başlatılacağı belirtilmiştir. Bu durum Türkiye açısından oldukça olumlu karşılanmıştır.

Yirmi numaralı paragrafta ise, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliğinin gerçekleşebilmesi için Türkiye’ye yönelik olarak benimsenen katılım stratejisinin güçlendirilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Sonuçta Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişki iki taraflı bir ilişkidir ve tam üyelik için Avrupa Birliği Türkiye’den birtakım taleplerde bulunmaktadır. Ancak Türkiye’nin bu talepleri yerine getirebilmesi için Avrupa Birliği’nin, Türkiye’ye kurumsal ve ekonomik anlamda destek vermesi gerekmektedir. Bu konuda özellikle vurgulanan noktalar; Katılım stratejisinin güçlendirilmesi, Gümrük Birliği’nin genişletilmesi ve derinleştirilmesi, katılım öncesi mali yardımın önemli oranda arttırılması konularıdır.[5]

D) Brüksel Zirvesi (12-13 Aralık 2003)

12-13 Aralık 2003 tarihlerinde gerçekleştirilen Brüksel Zirvesi’nin, Türkiye açısından özellikle Kıbrıs’a yönelik bir önemi vardır. Bu zirvede Kıbrıs sorunu üzerinde oldukça konuşulmuş ve Kıbrıs sorununun çözülmesinin Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğini oldukça kolaylaştıracağı ifade edilmiştir. Öyle ki Brüksel Zirvesi’nin Sonuç Bildirgesinde ‘’Kıbrıs’’ başlıklı bir bölüm vardır. Bu bölümde tüm Kıbrıslıların güven ve refah içerisinde yaşaması gerektiğinden bahsedilerek, Kıbrıs’ın bir bütün olarak Avrupa Birliği üyeliğinden faydalanması gerektiği ve bunun asıl çözümünün Kıbrıs’ın birleşmesi olduğu belirtilmiştir. Birleşik Kıbrıs’ın sağlanamaması GKRY’nin Avrupa Birliği’ne Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında üye olmasına bir engel teşkil etmeyeceği yeniden vurgulanmıştır.

Bu zirvede, Türkiye’nin siyasi ve hukuki açıdan önem taşıyan reformları yapma konusundaki gelişmeler Avrupa Birliği tarafından olumlu karşılanmıştır. Ayrıca Kopenhag Zirvesi’ndeki gibi Türkiye’nin Kopenhag Kriterleri’nin siyasi ve ekonomik kriterlerini karşılama noktasında da önemli adımlar attığı vurgulanmıştır. Ancak her ne kadar ekonomik anlamdaki gelişmeler olumlu karşılansa da zirve sonuç bildirgesindeki otuz dokuz numaralı paragrafta, Türkiye’nin makroekonomik dengesizliklerinin ve yapısal eksikliklerinin üstesinden gelmesi gerektiği vurgulanmıştır.

Son olarak, kuvvetler ayrılığına da vurgu yapılmıştır. Yargı bağımsızlığının işleyişi ve güçlendirilmesi, temel özgürlükler alanı, sivil-asker arasındaki ilişkinin Avrupa’daki uygulamalara yaklaştırılması, Türkiye’nin güneydoğusundaki durum ve kültürel haklarla ilgili ek çabaların sürdürülmesi gibi hususların devamı istenmiştir. [6]

E) Brüksel Zirvesi (16-17 Aralık 2004)

16-17 Aralık 2004 tarihinde gerçekleşen Brüksel Zirvesi’nin, Türkiye açısından önemi büyüktür.

Brüksel Zirvesi’nde, AB Konseyi başta Helsinki Zirvesi olmak üzere bu zirveyi izleyen diğer zirvelerde, Türkiye’nin diğer aday ülkelere uygulanan kriterler temelinde Avrupa Birliği’ne katılması konusunda bir aday ülke olabileceği ve Aralık 2004’teki zirvede, Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirmesi durumunda Komisyon’un hazırladığı bir raporla bu durumu tespit etmesi halinde, Avrupa Birliği’nin Türkiye’yle katılım müzakerelerini geciktirmeden başlatacağına ilişkin olarak Türkiye hakkında kabul ettiği geçmişteki beyanlarını göz önünde bulundurmuştur.

Bu zirvede AB Konseyi, Türkiye’nin özellikle son sekiz yılıdır başlattığı reform sürecinde kaydettiği ilerlemeyi memnuniyetle karşılamış ve Türkiye’nin reform sürecini devam ettireceğine dair duyduğu güveni belirtmiştir.

AB Konseyi, iyi komşuluk ilişkilerine duyduğu ihtiyacı vurgulayarak, Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerinde kaydettiği iyileşmeyi ve Birleşmiş Milletler Sözleşmesinde yer alan anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözümlenmesi ilkesine uygun olarak hareket etmesini memnuniyetle karşılamıştır.

Bunlar dışında Türkiye’nin ekonomik ve insan hakları bağlamında attığı adımlar da Avrupa Birliği tarafında olumlu olarak karşılanmıştır.

Avrupa Birliği’nin neredeyse tüm beklentilerinin ve isteklerinin gerçekleşmesi neticesinde Brüksel Zirvesi’nde 3 Ekim 2005 tarihinde müzakerelere başlanması kararı alınmıştır.

3 Ekim 2005 tarihinde Lüksemburg’da yapılan Hükümetler arası Konferans ile Türkiye resmen AB’ye katılım müzakerelerine başlamıştır. Yine aynı gün bir basın toplantısı düzenlenerek Türkiye için Müzakere Çerçeve Belgesi yayımlanmıştır. Böylece, Türkiye ile AB arasındaki inişli çıkışlı ilişki, çok önemli bir dönüm noktasını aşarak yepyeni bir sürece girmiştir. [7]

Sonuç

1999-2005 arasındaki süreç Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri açısından oldukça önemli yıllardır. Özellikle Türkiye bu yıllarda, Avrupa Birliği’ne tam üye olabilmek için oldukça hızlı kararlar alarak çok radikal değişikliklere gitmiş ve önemli reformlar yapmıştır. Ancak 2005 sonrasında Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin, Kıbrıs’ın bütününü temsilen Avrupa Birliği’ne tam üye olarak kabul edilmesi, Avrupa Birliği’ni oluşturan devletlerin ve halklarının Türkiye’nin tam üyeliğine sıcak bakmaması ve buna yönelik politikaların üretilmesi, Türkiye’nin tam üyelik sürecini iç siyaset malzemesi yapması gibi karşılıklı olarak atılan yanlış adımlar neticesinde günümüzde Türkiye’nin tam üyelik süreci durmuştur. Hatta üst düzey Avrupa Birliği yetkilileri, Türkiye’yi artık bir tam üye adayı devlet olarak görmediklerini ifade etmektedirler.

Mesela Avrupa Birliği Helsinki Zirvesi’nde, Türkiye ile Yunanistan’ın Kıbrıs sorununu barışçıl yollarla çözmesini istemiştir. Ancak Avrupa Birliği, Türkiye’nin Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne ve Kıbrıs sorununa yaklaşımını bildiği halde 2004 yılında Rum Kesimi’ni tam üye olarak kabul etmiştir. Bu durum Türkiye’nin o yıllarda yeni başlayacak olan tam üyelik sürecini, daha başlamadan baltalamış hatta bir çıkmaza sokmuştur.

Kıbrıs sorunu, Ege’deki adalar ile ilgili sorunlar ve Yunanistan ile Türkiye’nin yaşadığı yapısal sorunlar Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğinin önündeki en büyük sorunlardır.

Yıllardır her iki taraf da bu ve bunun dışındaki sorunları çözmek için yapıcı öneriler sunmamaktadır. Hatta öyle ki genel itibariyle her iki taraf da tam üyelik sürecini artık iç politika üretmek için kullanmaktadır. Bu sebeple gerek Türkiye’deki bürokratlar gerekse de Avrupa Birliği içerisindeki bürokratlar, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkisini, ölü ilişki olarak tanımlamaktadırlar.

Bu yazıda yer alan fikirler yazara aittir ve Case’in editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 30 Kasım 2021’de www.caseresmi.com’da yayımlanmıştır.

Kaynakça

Reçber,(2020),Türkiye-Avrupa Birliği Ortaklık Hukuku, Bursa: Dora Yayınevi

Reçber(2020),Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri, Bursa: Aktüel Yayınevi

Atik(2019),Avrupa Birliği-Gümrük Birliği ve Türkiye, İstanbul: Nobel Yayınevi

Özek,Kişman(2020),Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri Üzerine Değerlendirmeler, Bursa: Dora Yayınevi

Dipnotlar

[1] Tam üyelik başvurusu sürecine ilişkin siyasi değerlendirmeler için, bkz., İlhan Tekeli/Selim İlkin, Türkiye ve Avrupa Birliği III- Ulus Devletini Aşma Çabasındaki Avrupa’ya Türkiye’nin Yaklaşımı, Ümit Yayıncılık, Ankara,2000, s. 90-106.

[2] Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, Avrupa Ekonomi Topluluğu

[3] Lüksemburg Zirvesi hakkında daha fazla bilgi için; https://www.mfa.gov.tr/turkiye-cumhuriyeti-_disisleri-bakanliginin_-ab-luksemburg-karari-ile-ilgili-aciklamasi_-14-aralik-1997.tr.mfa

[4] Helsinki Zirvesi hakkında daha fazla bilgi için; https://www.mfa.gov.tr/helsinki-zirvesi-10-11-aralik-1999.tr.mfa

[5] Kopenhag Zirvesi hakkında daha fazla bilgi için; https://www.mfa.gov.tr/kopenhag-zirvesi-12-13-aralik-2002.tr.mfa

[6] Brüksel Zirvesi hakkında daha fazla bilgi için; https://www.mfa.gov.tr/bruksel-zirvesi-12-13-aralik-2003.tr.mfa

[7] Brüksel Zirvesi hakkında daha fazla bilgi için; https://www.mfa.gov.tr/bruksel-zirvesi–16-17-aralik-2004.tr.mfa

This div height required for enabling the sticky sidebar