Hit enter after type your search item

TÜRKİYE-YUNANİSTAN KITA SAHANLIĞI SORUNU

/

Yazar: Eren Altan

Giriş

Türkiye ile Yunanistan 1970’lerden beri Ege Denizi’ndeki hakimiyet alanları hususunda anlaşmazlık yaşamaktadır. Bu anlaşmazlıklar 1987 ve 1996 olmak üzere iki kez silahlı çatışma raddesine gelmiştir. Ege’deki sorunlar birkaç farklı kategoriye ayrılabilecek kadar çoktur. Bu kategoriler;

  • Karasularının sınırlandırılması
  • Hava sahalarının sınırlandırılması
  • Kıta sahanlığının kullanımı ve münhasır ekonomik bölgelerin sınırlandırılması
  • Askeri uçuş bölgelerinin kontrolü
  • Bazı Yunan adalarına verilen askerden arındırılmış statü sorunu
  • Türkiye’nin ve Yunanistan’ın bazı adalar üzerinde egemenlik iddiaları

şeklinde maddelere ayrılabilir.

Anlaşmazlıkların çözülememesindeki en büyük sebeplerden biri, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf olmamasıdır. Bu nedenle anlaşmazlıklara somut bir çözüm getirilememiştir. Günümüzde hala devam eden Ege Sorunu bağlamında bu yazıda, karasularının sınırlandırılması ve kıta sahanlığı konusu incelenecektir. İnceleme paragraflarından önce gerekli terminolojinin açıklığa kavuşması, kanımızca önem arz etmektedir.

Devletin Deniz Ülkesi

Devletin deniz ülkesi; münhasır yetki alanı ve açık denizler dışında kalan iç sular, karasuları, takımada suları ve bunun gibi kategorilere ayrılabilen, devletin yetki ve sorumluluk sahasıdır. Sözü geçen kategorileri kısaca açıklamakta fayda vardır.

a) İç Sular

İç sular; karasularının ölçüldüğü esas hattın gerisinde kalan deniz alanlarıdır. Biraz daha açıklayıcı olmak gerekirse, karasularının iç sınırı ile kara ülkesi arasında kalan kesim, iç suları tanımlayacaktır. Tanımı birkaç örnekle de açıklayacak olursak; limanlar, körfezler, kapalı denizler, iç denizler ve koylar iç suları oluşturur.

b) Karasuları

Tanım olarak karasuları, kıyı devletinin kara ülkesini çevreleyen ve uluslararası hukuka uygun şekilde açık denize doğru belli bir genişliğe kadar uzanan kıyı devletinin deniz alanıdır. Örnek olarak Karadeniz’in, Akdeniz’in ve Ege Denizi’nin belli bölümleri Türkiye kıyı devletinin karasularını oluşturur.

c) Takımada Suları

Takımadaların uç noktalarının birleştirilmesiyle oluşan esas hattın gerisinde kalan sular takımada sularıdır.

Karasularının Sınırlandırılması

Karasuları hakkında farklı devletlerin farklı hukuki görüşleri, karasularının sınırlandırılması konusunda sorun çıkarmıştır. Özellikle 19. ve 20. yüzyılda savaş gemilerinin etki alanları ve silah menzillerindeki artış, kıyı devletlerinin güvenlik endişelerini beraberinde getirmiştir.

Halen kıyı devletleri, karasuları üzerindeki egemenlik hakları konusunda çıkan uyuşmazlıkları hukuki bir çözüme kavuşturamamışlardır. Karasularının sınırlandırılması uzun ve detaylı bir konu olması sebebiyle bu konu içeriğindeki teknik ve yöntemlerden, gerekli olanlar seçilip incelenecektir.

a) Karasularının Genişliğinin Tespitinde Top Atışı (Cannon Shot) Mesafesi Prensibi

Top atışı mesafesi prensibi “ülke hakimiyeti, silah menzilinin bittiği yerde biter. “İmperium terra finiri ubi finitur armorum potestas” ilkesinden esinlenerek karasularını devletin asli egemenlik alanı içinde tanımlamıştır. Karasularının genişliğini belirlemekte kullanılan 3 mil, 18. yüzyılda kullanılan topların maksimum menzilidir.

Ancak bu prensip bağlayıcı bir prensip değildir. Tarihte birçok devlet bu prensibi işine yarayacaksa kullanmayı seçmiş, bazı ülkeler söz konusu prensibi kâale almamıştır.

b) Karasularının Dış Sınırı

1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesine göre karasuları, 12 milden fazla olmamak şartıyla kıyı devletlerinin inisiyatifine bırakılmıştır. Çoğu kıyı devleti tahmin edilebileceği üzere karasularının genişliğini 12 mil olarak belirlemiştir.

Yazının giriş kısmında belirtildiği gibi Türkiye 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesine taraf değildir. Bu sebeple bu çözüm yolu kullanılamayacaktır. Ayrıca karşılıklı kıyılarda karasularının dış sınırının tespiti farklı ilkelerle sağlanabilecektir.

c) Karşılıklı Kıyılarda Karasularının Dış Sınırının Tespiti

Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanan kıta sahanlığı sorununun, iki tarafın bu hususta anlaşamamaları sebebiyle yaşandığını söylemek zor olmamalıdır. Ege Denizi’nin karşılıklı kıyılarında bulunan iki ülkenin arasındaki ihtilaf Ege Denizi’ni uluslararası hukuka uygun paylaşılamaması ve tarafların her ikisinin de kendi çıkarlarına tamamıyla uygun bir çözüm yolu getirememesiyle günümüzde de sürmeye devam etmektedir.

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesinin 15. maddesi özel olarak bu hususu açıklar. Maddeye göre: “ İki devletin sahilleri bitişik veya karşı karşıya olduğunda, aralarında aksine anlaşma olmadıkça, bu devletlerden ne birinin ne de diğerinin kendi karasularını, bütün noktaları bu iki devletin herbirinin karasularının genişliğinin ölçülmeye başlandığı esas hatların en yakın noktalarından eşit uzaklıkta bulunan orta hattın ötesine uzatmaya hakkı yoktur. Bununla beraber bu hüküm, tarihi hakların veya diğer özel durumların varlığı nedeniyle, her iki devletin karasularının başka şekilde sınırlandırılmasını gerekli olduğu durumlarda uygulanmaz.” Bu sözleşme hükmünün öngördüğü tespit yöntemi, eşit uzaklık ilkesidir. Sözleşme maddesine göre taraflar karasularının genişliğini orta hattın ötesine geçecek şekilde belirleyemez.

 Yazıda daha önce de belirtildiği gibi Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf olmamasından dolayı,  bu çözüm yolunun da bir sonuç doğuramayacağı aşikârdır.

Türkiye’nin deniz yetki alanlarının sınırlandırılması konusundaki ilk uygulaması, 1958 Cenevre Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi’ne paralel olarak 3 mil olmuştur. Bu uygulamaya ışık tutabilecek tek belge Lozan Barış Antlaşması’dır. Antlaşmada açık bir hüküm yoktur; ancak “Asya kıyısından 3 milden az bir uzaklıkta bulunan adalar Türk egemenliği altında kalacaktır.” hükmü, o zamanda karasuları genişliğinin 3 mil olarak belirlenmiş olabileceğini akıllara getirmektedir.

1964 tarihli Karasuları Kanunu ile Türk karasularının genişliği 6 mil olarak belirtilmiştir. Ancak kanundaki “karasuları daha geniş devletlere karşı Türk karasuları genişliğini mütekabiliyet esasına göre belirler” hükmü Akdeniz ve Karadeniz’de çeşitli uygulamaların referans noktası olmuştur. Mütekabiliyet, karşılıklı olma durumu anlamına gelen bir kelime ve diplomatik bir terimdir. Uluslararası ilişkilerde de maruz kalınan uygulamaya aynı şekilde cevap verme prensibidir. Söz konusu kanun ile Ege Denizi’nde 6 mil, Akdeniz ve Karadeniz’de 12 mil karasuları genişliği olacak şekilde uygulamaya geçilmiştir.

Mütekabiliyet ilkesi karasularını genişletme inisiyatifini başka devletlere tanıması sebebiyle Ege Denizi’nde oluşabilecek sorunlar endişesiyle 1982 tarihli yeni Karasuları Kanunu ile eski kanun yürürlükten kaldırılmıştır. Yeni kanun, Türk karasularının genişliğinin 6 mil olduğunu belirtmiş ve zamanının Bakanlar Kurulu’na belli denizler için o denizlerle ilgili özellik ve durumları göz önünde bulundurarak ve hakkaniyet ilkesine uyarak 6 milin üstünde karasuları genişliği tayin etme yetkisi vermiştir. Böylelikle, Türk karasularının son hali olarak Ege’de 6 mil, Akdeniz ve Karadeniz’de 12 mil olarak uygulanmaktadır.

Kıta Sahanlığı Sorunu Nasıl Başladı?

Söz konusu sorunun ana sebebi, tarafların arasındaki deniz sınırının belirlenmemiş olmasıdır. Eşit uzaklık ilkesinin ulaşım hatları ve karşılıklı kıyı uzunlukları göz önüne alındığında uygulanabilirliği tartışmalıdır. Şu anda Türkiye de Yunanistan da Ege’de 6 mil mesafedeki karasularının ötesinde sınırlandırılmış bir yetki alanına sahip değildir. Bu ihtilafın üstü örtülü konusu kıta sahanlığının 6 mil ötesindeki alanlarının da sınırlandırılmasıdır.

Kıta sahanlığı uyuşmazlığı 1972 yılında Yunanistan’ın Ege’de petrol arama çalışmaları başlatması üzerine Türkiye’nin 1973 yılında kıta sahanlığı üzerinde petrol arama çalışmalarını başlatması sonucunda doğmuştur. Bunun üzerine Yunanistan, meselenin eşit uzaklık ilkesine göre veya uluslararası yargı yoluyla çözülmesini talep eden diplomatik nota ile Türkiye’yi protesto etmiştir. Türkiye’nin cevabı ise petrol arama alanlarının Türkiye’nin egemenlik hakkının bulunduğu kıta sahanlığı bölgesinde kaldığını belirterek karşı diplomatik nota ile Yunan protestosunu reddetmiştir. Bu diplomatik misillemeler 1988’e kadar sürmüştür. 1988’de iki devlet başkanı Davos’ta bir araya gelerek söz konusu uyuşmazlığı çözmek için birbirlerini telkin etmiş, çözüme yönelik çalışmalar yürürlüğe konmaya çalışılmıştır. Ancak iki tarafın birbirine zıt istekleri, iç politikaların baskıları gibi nedenlerle kalıcı çözüm mümkün olmamıştır.

Tarafların Görüşleri

Yunanistan’ın hukuki gerekçeleri genel olarak Türkiye’nin taraf olmadığı Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi’ne dayanmaktadır. Bu gerekçeler şöyledir:

  • 1958 Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi’nin 1. maddesi (b) bendine göre adaların da kendi başlarına kıta sahanlığı bulunmaktadır.
  • Yunanistan, kıta ülkesi ve adalardan oluştuğunu belirterek ülkesel bütünlüğünün arasına yabancı bir deniz alanının girmesini reddeder. Bu görüşün dayanağı uluslararası hukukta da kabul edilen devletin bölünmezliği ve bütünlüğü ilkesidir.
  • Yunanistan son olarak Ege’de bulunan iki komşu devletin arasındaki kıta sahanlığı sınırı belirlenirken eşit uzaklık ilkesine uygun olarak belirlenecekse; Türkiye ile adalardan en doğuda bulunanlar arasında belirlenmesi gerektiğini savunmaktadır.

Türkiye ise bu sorunun çözümü için görüş belirtirken Ege Denizi’nin kendine özgü coğrafi koşulları sebebiyle Anadolu kıta sahanlığı içinde yer alan veya Anadolu kıyılarına daha yakın adaların kıta sahanlığına sahip olamayacaklarını ileri sürmektedir. Türkiye’nin bu bağlamdaki diğer görüşleri ise şöyledir:

  • Tüm uluslararası antlaşmalar ve kuralların öngördüğü gibi kıta sahanlığı probleminin de bir antlaşma ile çözülmesi gerekmektedir.
  • Kıta sahanlığının en belirleyici özelliği kara ülkesinin deniz altındaki doğal uzantısıdır. Sınırlandırmadaki temel öğe de doğal uzantı olduğundan, Anadolu’nun doğal uzantısı dahilinde bulunan adaların kıta sahanlığının olmaması gerekir.
  • Antlaşma yapılamadığı zaman Uluslararası Adalet Divanınca kabul edildiği üzere kıta sahanlığı hakça ilkelere uygun yapılmalıdır. Bu ilkelere göre Ege’deki adaların varlığı özel durum oluşturmaktadır.
  • Ege’deki özel duruma sahip bir yarı kapalı denizdir. Böylelikle Ege’deki kıta sahanlığı sınırlandırılması Uluslararası Adalet Divanınca kabul edilen hakça ilkelere göre yapılmalıdır.
  • Son olarak Türkiye, Lozan kozunu öne sürmektedir. Antlaşma Yunanistan ve Türkiye arasındaki dengenin varlığını ve iki tarafın da Ege Denizi’nden eşit miktarda faydalanması gerektiğini belirtir.

Sonuç

İki tarafın da kendine göre haklı ve haksız tarafları bulunmaktadır. Sonuç olarak iki ülke de kendisi için en iyisini elde etmeye çalışmakta bunun için de uluslararası antlaşma ve çeşitli karar mercilerini kullanmak istemektedir. Yunanistan’ın Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi’ni öne sürerek hak iddia etmesi kanımızca mantık arz etmeyen bir taleptir. Sözleşmelerin genel kuralları gereğince, sözleşmeye taraf olmayan Türkiye’den sözleşmeye tarafmış gibi davranması beklenemez. Yunanistan’ın ülkesel bütünlüğü görüşü, nispeten mantıklı bir görüştür. Son olarak eşit uzaklık ilkesi ile belirleme isteği de kanımca anlamsızdır. Türkiye işbu sözleşmeye taraf değilse Uluslararası Adalet Divanı’nın kabul ettiği ilkelerce kıta sahanlığı problemi çözülmelidir.

Türkiye’nin bu sorunun çözülmesi bağlamında ileri sürdüğü görüşler kanımızca barış ve mantık yanlısı görüşlerdir. Yukarıdaki paragrafta Yunanistan’ın isteklerinin gerekçelerinin mantığa ve uluslararası hukuk nosyonuna pek de uygun olmadığını belirtilerek, Türkiye’nin görüşleri desteklenmiştir.

Güncel siyasete girmemeye çalışarak ele alınan bu konu, Türkiye için büyük önem arz etmektedir. Zira deniz sınırları en az kara sınırları kadar önemlidir. Yazı boyunca defalarca zikredilen Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, bu sorunu çözmelidir ancak Türkiye işbu sözleşmeye taraf değildir. Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit eden bu hususun çözüm yöntemleri de son derece önemlidir. Dış ilişkilerde itibar kaybı olmadan, Türkiye’nin hakkı olan esasları kaybetmeden bu ihtilafın çözülmesi taleplerinde haklı olan Türkiye için en iyi yol olacaktır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Case’in editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 5 Temmuz 2021’de yayımlanmıştır.

Kaynakça

https://hukuk.marmara.edu.tr/dosya/huk/%C3%96%C4%9ERENC%C4%B0/HUKUKUZEM/19-20/BAHAR/deniz.hukuku/Deniz%20Hukuku-%2014-15.%20Hafta.pdf 12.05.2021”

https://tr.wikipedia.org/wiki/Ege_sorunu 10.05.2021

Demir, İsmail, “Türk Deniz Yetki Alanlarının Belirlenmesinin Hukuki Dayanakları Ve İç Hukuk Üzerine Bazı Düşünceler”, Adalet Dergisi 65 (2020/2)

Caşın, Mesut Hakkı, Modern Uluslararası Hukukun Genel Esasları, 1. Baskı, İstanbul: Yeditepe Üniversitesi Yayınevi, 2019

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi, 1982

Cenevre Deniz Hukuku Sözleşmeleri, 1958

Lozan Barış Antlaşması, 1923

 

This div height required for enabling the sticky sidebar