Hit enter after type your search item

ŞAHIN DÜŞÜŞÜ VE İSLAMİ DÜZENİN KURULUŞU: İRAN İSLAM DEVRİMİ

/

Yazar: Umut Arda Apaydın

Giriş

Zerdüşt’ün teolojisinin temelinde gerçeğin ve ışığın yaratıcısı Ahura Mazda ile yalanların, karanlığın ve şeytanın simgesi olan Ehrimen arasındaki çatışma vardır.[1] Ahura Mazda ve Ehrimen çatışması sanki İran siyasi tarihine de sirayet etmiş, iyi ve kötü rollerini üstlenmiş kişi, kavram ya da olguların[2] devamlı çatışması -ve bazen de bir arada bulunması- İran siyasetini şekillendirmiştir.

Yakın tarihte gerçekleşen devrimlerden belki de en ilginç olanı İran İslam Devrimi’dir. Bir taraftan teolojik temele sahip olması diğer taraftan da sosyalizmin dilini kullanması İran İslam Devrimi’ni incelemeye değer bir konu kılmaktadır. Devrim’in gerçekleşmesinde proleter kitlenin de rol oynaması bu Devrim’de yaşananları araştırma güdüsünü tümüyle arttırmaktadır. Bu çalışmada da İran İslam Devrimi’nde rol oynayan etkenler incelenmiş, Devrim’in ilginç yanları ortaya konulmaya çalışılmıştır.

İran İslam Devrimi iki aşamalı bir devrimdir: Bu aşamalardan birincisi Şahın Düşüşü ve ikincisiyse İslami düzenin yerleştiği Humeyni İktidarının Yerleşmesi’dir. İlk aşamada toplumsal sınıf yapısı, ekonomik şartlar, tarihsel paranoyalar ve insan hakları krizi etkili olmuştur. İkinci aşamada ise Ayetullah R. Humeyni ideolojik ve bireysel meşruiyet kavgası vermiş, bu aşamada yaşanan değişim hareketinin İslami karakteri belirginleşmiştir.

İran İslam Devrimi’nin İlk Aşaması: Şahın Düşüşü

Rıza Şah Pehlevi 1941’de Birleşik Krallık ve SSCB tarafından tahttan indirildikten sonra yerine oğlu Muhammed Rıza Pehlevi geçirilmiştir. Bu dönemde yeni şahın otoriter yönetim izlemesine izin verilmemiş, şahın orduyla ilişkisi iyi olsa da devletin diğer önemli güçleri olan bürokrasi ve saray üzerinde tahakküm kurması müttefik güçlerce engellenmiştir.  R. Grathwaite’e göre müttefikler o zamandan beri bir daha yaşanmayan ölçüde siyasi özgürlük getirmişlerdir.[3] Musaddık Krizi’ne kadar (1941-1951) şah ile ordu arasında sıkı bir bağ olsa da siyaset sarayın kapılarından dışarı çıkmış, mecliste çeşitli hizipler oluşmuş ve örgütlü işçi hareketleri yaşanmıştır. Ancak bu ortamda filizlenen Milli Cephe ile onun lideri Muhammed Musaddık ve sosyalist Tudeh Partisi şahın iktidarı için büyük tehdit oluşturmuştur. Nihayetinde 1953 Şubat ayında M. Musaddık şahı tahtından feragat etmeye zorlamış ve şah da bu isteği kabul etmek zorunda kalmıştır. Soğuk Savaş döneminde M. Musaddık’ın ülkedeki tek otorite olması ve İran’daki güçlü işçi hareketleri ABD’yi ve Batı’yı endişelendirmiştir. MI6 ile CIA’nın ortak çalışması sonucunda General Zahidi liderliğinde 19 Ağustos 1953 günü M. Musaddık ve Ulusal Cephe’ye karşı yapılan darbe başarılı olmuştur. Darbe sonunda toplumda yeterli meşruiyete sahip olmayan şah, ABD’nin gölgesinde ülkesine dönmüştür. Darbe etkisini 1953-1979 arasındaki dönemde de göstermiş; Tudeh Partisi ve Ulusal Cephe mahvolmuş ancak İran’da geçmişten bugüne var olan yabancı paranoyası şahın meşruiyeti üzerinde de etkisini göstermiştir. Darbeden sonra gücü eline alan Muhammed Rıza Pehlevi devleti ayakta tutan üç temel dayanağın (ordu, bürokrasi ve saray) üzerinde otoritesini tesis etmek için çalışmalara başlamıştır.

O dönemde İran dünyanın dördüncü büyük petrol üreten ülkesi ve ikinci büyük petrol ihraç eden ülkesidir.[4] Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’nün (OPEC) Arap-İsrail Savaşları fırsat bilerek petrolün fiyatını dört katına çıkarması ile İran’ın petrol gelirleri artmış ve dolayısıyla da İran artık bir petrol devleti (başka bir ifadeyle rant devleti) olmuştur.[5] Ekonomiyi canlandıran bu gelişme sayesinde ordu genişletilmiş, modern silahlarla donatmış ve böylece İran Silahlı Kuvvetleri dünyanın en büyük beşinci ordusu haline gelmiştir. Ayrıca FBI ve MOSSAD’ın yardımlarıyla 1957’de SAVAK isimli gizli servis kurulmuş ve bu örgüt aracılığıyla sivil toplum sıkı denetim altına alınmıştır.

Şah bürokratik gelişmeyi sağlamak için de adımlar atmış, bu doğrultuda mevcut on iki bakanlık sayısı yirmiye çıkarılmış ve istihdam edilen memurların sayısı arttırılmıştır. Şahın ekonomik otoritesi için Pehlevi Vakfı kurulmuş; vakıf aracılığıyla şah ailesine fon sağlanmış, yakın çevreden kişiler vakfın kaynakları sayesinde ödüllendirilmiş ve vakfın hamleleriyle ekonomiye müdahalede bulunulmuştur.

İran toplumunda geçmişten bu yana yabancılara karşı paranoya ile yaklaşılmıştır. Bu yaklaşım haksız sayılmaz çünkü İran petrollerinin başta Birleşik Krallık ve 1953’te M. Musaddık’ın devrilmesinden sonra uluslararası konsorsiyum tarafından kontrol edilmesi halkta sömürülme hissi uyandırmıştır. Keza İran siyasi tarihine bakılırsa 1941’de işgale uğrayan İran’ın başına getirilen Muhammed Rıza Pehlevi, 1953’te yabancı güçlerin desteklediği bir darbe ile tekrar ülkede kontrolü ele geçirmiştir. Geçen süreç sonunda İran’da Büyük Britanya’nın yerini ABD almış ve ABD’nin ülkedeki personel sayısı çok artmıştır. Bu dönemde ABD’nin yurt dışındaki personellerinin çoğu İran’da olup, ABD bu personellerine ayrıcalık talep etmiş ve şah da 1964 Kuvvetler Statüsü’nü onaylamak zorunda kalmıştır. Kuvvetler Statüsü’yle toplumda sömürü altında olma hissi kuvvetlenmiş ve ileride birçok olayda ön plana çıkan yabancı paranoyası perçinlenmiştir.

1963 yılında Beyaz Devrim adı verilen ekonomik ve sosyal program kabul edilmiştir. Bu program, kitlesel değişimlerin kansız niteliğini vurgulamak, “kızıl” komünist devrimden ve “kara” irticadan ayırt etmek için “beyaz” sıfatı ile nitelendirilmiştir.[6] Ancak Beyaz Devrim’in yozlaşması sonucunda halk arasında bu devrimin kızıl devrimle ayırt edilemediği söylenegelmiştir.[7] Başta Beyaz Devrim ile hedeflenen, toprak reformu, kadınlara oy hakkı, kamu fabrikalarının satışı ve işçilerin kamu fabrikalarına ortak edilmesi, eğitim ve sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması olup süreç ilerledikçe Beyaz Devrim programına farklı hedefler de eklenmiştir.

Geçmişten beri toprak sahipleri şah ailesinin önemli destekçileri arasındadır. Ancak şah kendisini geniş bir halk tabanına dayandırmayı istemiş, kızıl devrimin yaşanmasından çekinmiştir. Dolayısıyla şah toprak sahiplerini terk etmeye ve büyüyen şehirli orta sınıfa yakınlaşmaya başlamıştır.[8] Toprak reformunun kabulü mecliste fazlaca temsil edilen toprak sahiplerinden dolayı kolay olmasa da gerçekleştirilmiştir. Toprak sahiplerinden alınan yerlerin dağıtımı adaletsiz, sorunlu ve köylü için yetersiz olsa da İran’da artık topraklı köylü sınıfı oluşmuştur. Ancak köylü sınıfın geçimine yetecek kadar toprağa sahip olamaması sonucunda köyden şehre göçler hızlanmış ve şehirlerde mülksüz sınıf ve bu sınıfın yaşadığı gecekondu mahalleleri doğmuştur.[9] Toprak reformundan zararlı çıkan başlıca iki sınıf vardır: ulema ve toprak sahipleri. Ulema tarafından idare edilen mülkleri ortadan kaldırarak ulema sınıfının gelirleri azaltılmış[10] ve toprak sahiplerinin kırsaldaki iktidarı sarsılmıştır. Toprak reformu kırsal kesimi değiştirirken, hazırlanan beş yıllık planlar da ufak çaplı sanayi devrimini getirmiştir. Eskiden toprak sahibi olan aileler kapitalist girişimcilere dönüşmüştür.[11]  Sanayi, eğitim ve bürokrasi alanında gelişme ücretli orta sınıfın ve kentli işçi sınıfın genişlemesine neden olmuştur.[12]

Beyaz Devrim ile beraber İran’ın toplumsal sınıf yapısı değişmiştir. İran’da toplumsal sınıfın en üst tabakasında Pehlevi ailesi, bu aile ile bağlantılı üst düzey politikacılar, hükümet yetkilileri, ordu subayları, sarayla ilişkili girişimciler, sanayiciler ve ticari çiftçiler yer almaktadır. Orta tabaka ise modern orta sınıf ve geleneksel orta sınıf olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Orta sınıfın modern ve geleneksel sınıflara bölünmesinin temelinde geçmişten beri yapılagelen istikrarsız reformların muhafazakarlar tarafından kuşaklar boyu reddedilmesi yatmaktadır. Modern orta sınıfta beyaz yakalı çalışanlar ve yükseköğretimli serbest meslek sahipleri bulunmaktadır. Geleneksel orta sınıfı ise çarşı (pazar)[13] oluşturmaktadır. Ekonomik modernleşmeye rağmen çarşı ülkedeki zanaat üretiminin yarısını, perakende ticaretinin üçte ikisini ve toptan ticaretin dörtte üçünü denetimi altında tutmaya devam etmekte; esnaf ve zanaatkar loncaları da hala çarşının elindeydi. Ülkedeki petrol gelirinin artması çarşının da elini güçlendirmiş, çarşının dini kurumlara parasal desteği artmıştır. Böylece hem dini kurumlar güçlenmiş hem de çaşıya mensup ailelerin çocukları yükseköğretimlerini tamamlamışlardır. Eskiden geleneksel orta sınıfı ifade eden ruşenfikren (aydınlanmış düşünürler) kavramı yazarları, gazetecileri, sanatçıları, profesörleri içerecek şekilde dönüşüm geçirmiş (anlamı daralmış) ve bu sınıf milliyetçilikle sosyalizmin dayanak noktası olmaya devam etmiştir. Kentli kesim (işçiler, seyyar satıcılar ve işsizler) ve kırsal kökenli kesim (toprak sahibi, neredeyse topraksız ve topraksız köylüler, işsizler) olarak iki ayrı alt sınıf vardır.[14] Göründüğü gibi toprak reformu İran köylüsünü sadece toprak sahibi yapmakla yetinmiş ancak onun alt sınıftaki mahkûmiyetini ortadan kaldırmamıştır. Ayrıca İran’da şahın ekonomik sistemi kırsal kökenli alt kesimin ancak kentli alt kesime dönüşmesine izin vermiştir. Tüm bu nedenlerle ciddi sıkıntılar çeken İran alt sınıfı İran İslam Devrimi’nde -ve özellikle şahın düşüşünde- çok önemli rol oynayacaktır.

Petrolden gelen finansal kaynağın olumlu etkileri 1970’li yıllara kadar sürmüş ancak sonradan ciddi ekonomik sıkıntılar görülmeye başlanmıştır. Uluslararası Çalışma Örgütü’ne göre İran, 1970’lerde gelir eşitliği konusunda dünyanın en kötü durumundaki ülkesi olmuştur.[15] Ayrıca İran’ın kalkınmasını petrol endüstrisinin genişlemesiyle görece zenginleşen ekonomik kaynaklara dayandırması, kamu sektöründeki yetersiz üretkenliği de beraberinde getirmiştir. Ekonominin kaynaklara kolay erişimi enflasyonla sonuçlanmış ve bu da İran ekonomisi için özellikle de reel harcama gücünde önemli bir düşüş yaşayan daha az zengin İranlılar için büyüyen probleme dönüşmüştür.[16] Artan enflasyonun çözümü popülizmde bulunarak çarşı sınıfına karşı mücadele başlatılmış, binlerce esnaf açıkça adil yargılanma hakları ellerinden alınarak sonradan kurulmuş lonca mahkemelerinde yargılanmış ve sürgün, hapis gibi ağır cezalara çarptırılmıştır.[17]

Beyaz Devrim’in toplumda ipleri kopartan adımı Diriliş Partisi’nin kurulmasıdır. Samuel Huntington’ın görüşlerinden etkilenen İranlı gençlerin ülkeye getirdiği bir fikir olan “tek parti” fikri[18], başlarda aydınlar arasında kabul görmüştür. Bu fikre göre, modernleşme aşamasındaki toplumlarda iktidarların tek parti aracılığıyla yukarıdan aşağı emirleri iletmesinin, aşağıdan yukarı talepleri almasının böylece de devrimleri önlemesinin mümkün olduğu kabul edilmekte ve iktidarı elinde bulunduranlarınsa tek parti aracılığıyla toplum ile organik bağ kurulabilecekleri savunulmaktadır. Başka bir anlatımla tek parti, hem alıcı hem de verici görevini yerine getiren bir radyo istasyonu gibidir: Yöneticilere halkın sesini, halka da yöneticilerin sesini duyurmaktadır.[19] Bu düşünce başlarda Şah’a uzak olsa da 1975’te Diriliş Partisi (Hizb-i Restehiz) kurulmuştur. Bu partinin ülkedeki Beyaz Devrim’in destekleyicisi olarak faaliyet göstereceği ifade edilse de gelişmeler bunun Pehlevi otokrasisinin bir uzantısı olduğunu ortaya koymuştur. Sonuç olarak Beyaz Devrim amacından sapmış girişimleriyle toplumsal dengeleri sarsmış ve otoriter devletin hayatın her alanına müdahalesini meşrulaştırıcı bir araç olarak kullanılmıştır.

Uluslararası organizasyonların (Kızılhaç, Uluslararası Af Örgütü gibi) İran’da yaşanan insan hakları ihlalleri bakımından uluslararası kamuoyu oluşturması ve ABD Başkanı Jimmy Carter’ın İran’daki insan hakları ihlallerini eleştirmesi sonucunda şah, otoriter tavrından taviz vermiştir. Bu taviz ile birlikte hukukçular yargıdaki aksaklıkları protesto etmiş, aydınlar örgütlenme ve ifade özgürlüğü talepleriyle gösteriler düzenlemiş ve birçok grup tarafından yönetim eleştirilmiştir. Aydınların katıldığı masum birkaç şiir buluşması bir süre sonra ifade özgürlüğü taleplerinin haykırıldığı bir protestoya dönüşmüş ama bu protestolar da şahın demir yumruğundan nasibini almıştır. Şahın düşüşünü başlatan asıl gelişme, şahın kontrolündeki gazetede Ayetullah R. Humeyni’ye hakaret edilmesi sonucu medrese öğrencilerinin başlattıkları gösteriler olmuştur. Bu gösterilere ağır müdahalelerde bulunan şah güçlerine tepki devam ederken Abadan Sinema Yangını ve Sonrasında Başlayan Gösteriler (Ağustos 1978) patlak vermiş ve kolluk güçlerinin şiddetli müdahalesiyle karşılaşılmıştır. Devrimin ilk aşamasında Jale Meydanı Katliamı (8 Eylül 1978)[20] ve Aşura Günü Gösterileri (11 Aralık 1978) önemli dönüm noktaları olmuştur. Özellikle Aşura Günü Gösterileri ile gösterilerde ölenlerin anıldığı kırkıncı gün etkinliklerinde Kerbela Paradigması[21] rol oynamış, bu paradigma gösterilere katılan müminlerin pasif konumlarını terk edip monarşiyi devirmek üzere proaktif davranışa yönelmeleri için bir rol model sunmuştur.[22] Bu süreçte kısa süreli hükümetler kurulmuş ancak hiçbiri çare olamamıştır. En sonunda 16 Ocak 1979 günü şah ülkeyi terk etmiş ve böylece devrimin ilk aşaması sonuçlanmıştır. Şahın ülkeyi terk etmesinden sonra ülkede kurulu olan hükümet ile Humeyni güçleri arasında çatışma yaşanmış ve ordu kolayca bastırabileceği Humeyni güçlerine karşı tarafsızlığını ilan etmiştir. İran Devrimi analizinde Skocpol, ordudaki iç uyum ve dayanışma yokluğuna işaret ederek[23] ordunun kolayca bastırabileceği bir güce neden boyun eğdiğini açıklar.

İran İslam Devrimi’nin özgün yanlarından biri toplumsal ve ideolojik açıdan farklılaşan muhtelif güçlerin koalisyonuyla yapılmasıdır.[24] Harekete tepki veren toplumsal güçler zaman içinde farklılaşmış, 1978’in ilk çatışmalarının esas bileşenleri olan teoloji öğrencileri (medrese öğrencileri) ve çarşı esnafı, yılın ikinci yarısında büyük gösterilerin neferlerine dönüşen kent yoksullarına hitap edebilmişlerdir.[25] Dolayısıyla şahın düşüşünde liberal aydınlar, ulema, çarşı, medrese öğrencileri, üniversite öğrencileri ve proleterya olarak ifade edilebilecek geniş yoksul halk kitlesi vardır. Bu bağlamda İran İslam Devrimi hem toplumun geniş ve farklı gruplarını içeren bir kesiti tarafından yürütülen İslami devrimdir hem de İslamcı bir karşı devrim grubu tarafından bastırılan ve sırtından bıçaklanan bir proleterya başkaldırısıdır.[26]

İran İslam Devrimi’nin İkinci Aşaması: Humeyni İktidarının Yerleşmesi

Fransa’da sürgünde olan Ayetullah R. Humeyni, şahın ülkeyi terk etmesiyle birlikte İran’a dönmüş ve sevinç gösterileriyle karşılanmıştır. Bundan sonra yaşanan üç gelişme İran’ı İslam Cumhuriyeti’ne götürmüş ve İran’da İslami Devrimi pekiştirmiştir: 1) ABD-İran Rehine Krizi, 2) İran-Irak Savaşı, 3) 80’lerin Başındaki İç Siyasi Mücadeleler.

ABD-İran Rehine Krizi, rejimin halka göstereceği bir düşman (ABD) yaratılması bakımından işine yaramışsa da İran’ın ambargolarla karşılaşmasına sebep olmuştur. Önce Tahran Üniversitesi’ndeki Marksist öğrenciler ABD elçiliğini basmış ancak İran Dışişleri Bakanlığı’nın araya girmesiyle öğrenciler geri çekilmiştir. Şahın hastalandığı, ABD’de tedavi edildiği haberleri yayılmaya başlayınca ABD’nin İran üzerinde oyun oynadığından şüphelenilmiş ve silahlı Ayetullah R. Humeyni destekçisi öğrenciler tarafından ABD’nin Tahran Büyükelçiliği basılmıştır. Abrahamian’ın deyimiyle o tarihlerde 1953 heyulası İran’ın başına hala musallattı.[27] Öğrenciler elçilik personeli olan 63 rehineye karşılık ABD’de olduğu söylenen Muhammed Rıza Pehlevi’nin iade edilmesini isteseler de ABD bunu kabul etmemiştir.[28] ABD’nin rehineleri kurtarma formüllerindeki hayati nokta İran’ı SSCB’nin tarafında olacak şekilde kışkırtmamaktır. Dolayısıyla önce ekonomik yaptırımlar (ambargo, İran’a ait ABD’de bulunan banka hesaplarının dondurulması) devreye girmiş, manevi baskı unsuru olması açısından Umman Denizi’ne donanma gönderilmiş ve Ocak 1980’de BMGK’den İran’ı kınayan karar çıkartmak için harekete geçmiştir. Ancak bunlara rağmen İran geri adım atmamış ve nihayetinde 7 Nisan 1980’de ABD İran’la olan diplomatik bağlarını koparma kararı almıştır. Hemen ardından ABD ordusu İran toprakları üzerinde operasyona giriştiyse de helikopterlerin arızalanması sonucunda geri çekilmek zorunda kalınmış ve hem ABD’nin imajı sarsılmış hem de bu operasyon sonucunda İslam coğrafyasında ABD’ye tepkiler artmıştır. ABD’nin 29 Kasım 1979’da Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) açtığı dava 24 Mayıs 1980’de sonuçlanmıştır. UAD kararında 4 Kasım 1979’da yaşanan olayların (yeterli bilginin olmaması sebebiyle) İran İslam Devleti’ne doğrudan atfedilemez bir saldırı olduğunu[29] ancak Devlet’in saldırıyı önlemek için hiçbir şey yapmadığına işaret etmiştir[30]. Sonuçta UAD, İran’ın bu eylemsizliğinin 1961 Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi’nin 22. maddesinin 2. fıkrasını, 24, 25, 26, 27 ve 29. maddelerini; 1963 Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesi’nin 5 ve 36. maddelerini ihlal ettiğine hükmetmiştir.[31] Ancak karar hemen icra edilmemiş, özellikler İran-Irak Savaşı’nın başlamasından sonra İran’ın talepleri yumuşamış ve 21 Ocak 1981 günü İran elinde kalan 52 rehineyi ABD bankalarında dondurulmuş olan İran alacaklarının serbest bırakılması karşılığında ABD’ye iade etmiştir.[32] Sonuçta yaşananlar İran’a bir fırsat vermiş, ekonomiyi düzeltememiş olan yönetim, normale dönüş özleminde olan halka bir düşman yaratmıştır. Yaşananların olumsuz yanı ise İran uluslararası alanda ciddi sorunlar yaşamış ve ambargolarla karşılaşmıştır.[33]

İran’da İslami Devrimi -veya rejimi- pekiştiren önemli bir gelişme de İran-Irak Savaşı (22 Eylül 1980 – 18 Temmuz 1987[34]) olmuştur. İran’da Şii İslam’ı esas alan dini bir yönetimin kurulması Şii nüfusa sahip tüm Ortadoğu ülkelerini rahatsız etmiş olmakla birlikte belki de bu durumdan en çok rahatsızlık duyan devlet İran’ın komşusu Irak olmuştur. Benzer bir rahatsızlık İran tarafında da mevcuttur. Çünkü İran’ın sınırların içinde kalan Kuzistan bölgesinde yaşayan Arapların Irak’ın etki alanı içinde kalmalarından endişe edilmiştir. Irak ile İran’ın arasında ciddi sınır anlaşmazlıkları da yaşanmış ve özellikle bu anlaşmazlıklardan yararlanan Irak’taki Kürtler için İran bir sığınak haline gelmiştir. Tüm bunlardan dolayı çatışmalar yaşanmış, 6 Mart 1975’te Şartü’l Arap Antlaşması’nın Saddam Hüseyin tarafından feshedildiğinin duyurulmasından sonra Irak ordusu İran topraklarına girmiş ve savaş başlamıştır. Irak başlarda Devrim sonrası tasfiyelere uğramış İran ordusunun güçsüzlüğüne güvense de İran’da tüm halk seferber olup militan güçler ve ordu güçleri bir araya gelerek savaşmıştır. Savaş sonucunda Irak ordusu işgal ettiği yerlerden tekrar eski sınırına dönmüş ve İran’ın karşı işgal girişimi yaşanmıştır. BMGK Başkanı 23 Eylül 1980 tarihinde taraflara savaşı durdurma çağrısında bulunmuş ve 28 Eylül 1980 tarihli BMGK 479 sayılı kararında[35] savaşı durdurma çağrısı yapılmıştır. İran Hurremşehir’i alıp savaşa Irak topraklarında devam edeceğini söyleyince BMGK, 514 ve 522 sayılı kararlarıyla[36] tarafların savaşı derhal bitirme ve ateşkes ilan etmelerini bildirmiştir. Ancak taraflar bu kararları da dikkate almamışlardır. Irak savaşı kazanacağı umudunun tükenmesiyle birlikte savaştan önceki statükoyu esas alan ateşkes teklifinde bulunmuş ancak İran bu teklifi reddetmiştir. ABD’nin Körfez’in “Pers Körfezi” olmayacağını açıkça bildirmesi üzerine İran açısından da savaş anlamsızlaşmıştır. Nihayetinde 1988 yılında iki taraf da topyekûn savaş (tüm kaynakların seferber edildiği savaş) yüzünden neredeyse tükenmiştir. Sonuçta BMGK’nin 598 sayılı kararı[37] önce Irak ve sonra da İran kabul etmiştir.[38] İran açısından bu savaş toplumda şovenist birlik duygusunun ve ortak geçmişin yaratılmasına; toplumun rejim düşmanları karşısında topyekûn seferber edilmesine yaramıştır.

Şah gittikten sonra yaşananların merkezindeki lider Ayetullah R. Humeyni’dir ve hem sağ hem de sol gruplar kendilerini yükseltmek için Ayetullah R. Humeyni’ye yakınlaşmaya çalışmışlardır. Devrim’i yapan gruplar arasında fikir ayrılıkları temelde ekonomik sistemin nasıl olacağı ve toplumda dinin rolünün ne olacağı üzerinde toplanmıştır. Toplumsal düzeni sağlamak adına bu süreçte ortaya çıkan Devrim Konseyi ve Devrim Muhafızları, tamamen keyfi uygulamalarla halkı baskı altında tutmuşlar; öfkelerini içki, kadın, eğlence, müzik gibi kendilerince Batılılaşmayı çağrıştıran her şeye yöneltmişlerdir. Bu dönemde Ayetullah R. Humeyni’ye şehirde solcu gruplar ve kadınlar, kırsalda aşiretler (özellikle kuzeyde Kürtler, güneyde Kaşkaylar) ve ulemada ise ulemanın siyasete aktif müdahale etmesine karşı olan bir kesim din adamı[39] muhalif olmuştur. Ayetullah R. Humeyni, keyfi uygulamalarla muhalefetin ezilmesine ses çıkarmamıştır. Muhalefete karşı baskılar İran İslam Cumhuriyeti’nin önemli isimlerinin Ayetullah R. Humeyni’den ayrışan radikal sağ gruplarca bombalanmasından sonra had safhaya çıkmıştır. Bu süreçte sağ veya sol ayrımı gözetmeksizin her türlü muhalif yakalanmış, idam edilmiş ve sonuçta muhalefetin sesi kısılmıştır. Ayetullah R. Humeyni güvenlik güçleri üzerinde kendi kontrolünü sağlamış, devrim simgelerini tekeline almış ve şahı düşüren alt sınıflara hitap edebilmek için solun dilini kullanmıştır. 1979 İran İslam Cumhuriyeti Anayasası ile daha önce eşi benzeri olmayan velayet-i fakih makamı kurulmuştur. Bu makamı anlatabilmek için öncelikle velayet-i fakih teorisinin anlaşılması gereklidir. Ayetullah R. Humeyni, Şii İslam düşüncesinde devlet idaresinin meşru sahibi olarak kabul edilen ve gayb âleminde olduğuna inanılan On İkinci İmam Mehdi’nin ortaya çıkışını beklemeden İslam’ın hükümlerini devlet eliyle hayata geçirmeyi öngörmüştür.[40] Ancak Mehdi’nin ortaya çıkıp devletin başına geçmesinden önce onun makamına geçmek meşru kabul edilmediğinden dolayı Mehdi’nin yokluğunda onu temsil edecek, İslam âlemine rehber olacak bir kişinin varlığı aranmıştır. Bu teoriye göre veli-yi fakih sadece On İkinci İmam Mehdi ortaya çıkıncaya kadar sadece Müslümanların fıkhi konularda fetvasına başvurdukları bir mercii değil, aynı zamanda siyasi anlamda Müslümanların can ve mallarında tasarruf yetkisine sahip bir mercidir. Dolayısıyla şeri olarak veli-yi fakihin dini-siyasi otoritesine teslim olmak ve itaat vacip görülmektedir.[41] İşte velayet-i fakih kurumu İran İslam Devleti’nin sisteminde Devrim Rehberliği makamında kendisini bulmaktadır. Nihayetinde Devrim Rehberi olan Ayetullah R. Humeyni ne solda ne de sağda ile kendisi ile mücadele edecek güç odağı veya muhalefet oluşmasına izin vermemiştir.

Sonuç

İran İslam Devrimi, normal şartlarda bir araya gelmesi düşünülemeyecek grupların birleşmesi vasıtasıyla gerçekleşmiş, Muhammed Rıza Pehlevi’nin düşüşü ve Ayetullah R. Humeyni iktidarının yerleşmesi olmak üzere iki aşamadan oluşan sui generis bir devrimdir. Muhammed Rıza Pehlevi, kendi düşüşünü hazırlamış, geçmişten beri şahlık rejiminin destekçisi olan toprak sahipleri sınıfını yerle bir etmiş ve amacından sapmış bir toprak reformu sonucunda kırsalda geliri çok az olan alt sınıfın ve şehirlerdeyse mülksüz alt sınıfın yaratıcısı olmuştur. Beraberinde meşruiyetini dayandırmaya çalıştığı büyüyen şehirli orta sınıfın yaşamı ekonomideki adaletsiz bölüşüm sebebiyle zorlaşmıştır. SAVAK ve Diriliş Partisi aracılığıyla ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü elinden alınan halkın taleplerini daha radikal yollardan ifade etmesine neden olunmuş ve şahlık rejimi adeta toplumdaki tüm grupların üzerinde iktidarını kanıtlama çabasına girişmiştir. Nihayetinde ulemaya yakın grupların başlattıkları gösterilere çarşının da katılması toplumun önemli bir kesiminin şahın düşüşüne neden olan gösterilere dahil olmasını sağlamıştır. Özellikle ulemanın alt tabakaya hitap edebilmesi, çarşının kırsalda ve şehirde geniş alt tabakayla ekonomik ve sosyal bağlarının bulunması gösterilerin büyüyerek devam etmesine sebep olmuştur. Nihayetinde şahın İran’ı (ikici defa) terk etmekten başka çaresi kalmamıştır. 60’lı yıllarda sivrilmeye başlayan ve ülkeden sürülen Ayetullah R. Humeyni, bu gösterilerin odak noktası, kapsayıcı lideri haline gelmiş; şahın gidişiyle birlikte ülkeye dönen Ayetullah R. Humeyni ülkede söz sahibi olmaya çalışan herhangi bir grubun destekçisi olması gereken güçlü bir lider haline gelmiştir. Ancak şahın düşüşü hemen İslami düzeni doğurmamıştır. Yaşanan gelişmeler (ABD ile Rehine Krizi, İran-Irak Savaşı ve 80’lerin başlarında yaşanan siyasal iç çekişmeler) sonucunda Marksistler, İslami tarafta bulunan muhalifler, rejime karşı çıkan kadınlar, liberaller, laikler, eşcinseller, otonomi isteyen etnisiteler ve Batıcılar kriminalize edilmiştir. Dost-düşman ayrımına dayanan siyaset anlayışıyla şahın devrilmesine yardımcı olan ve rejime baştan beri destek veren kitleler Devrim’in daimi neferleri haline getirilerek rejimin meşruiyeti korunmaya çalışılmıştır.

Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Case’in editöryel politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez 6 Mayıs 2021’de yayımlanmıştır.

Kaynakça

Abrahamian, Ervand, Modern İran Tarihi, (çev. Dilek Şendil), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2008.

Armaoğlu, Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1995), Kronik Kitap, İstanbul 2020.

Axworthy, Michael, İran: Aklın İmparatorluğu, (çev. Özlem Gitmez), Say Yayınları, İstanbul 2016.

Grathwaite, Gene R., İran Tarihi Pers İmparatorluğundan Gününüze, (çev. Fethi Aytuna), İnkılap Yayınları, İstanbul 2011.

Teziç, Erdoğan, Anaysa Hukuku, Beta, İstanbul  2017.

Kartal, Filiz, İran İslâm Devrimi: Aykırı Bir Devrimin Arka Planı, Doğu Batı, Sayı 79, Cilt 20, s. 161-182 (erişim: https://www.idealonline.com.tr/IdealOnline/lookAtPublications/paperDetail.xhtml?uId=47867 ).

Koç, Mehmet, İran’da Devlet Yapısı ve Temel Kurumları-I: Devrim Rehberliği, İran Araştırmaları Merkezi, Ekim 2017.

Seeberg, Peter, İran Devrimi, 1977-79: Etkileşim ve Dönüşüm, (çev. Onur Açar), Doğu Batı, Sayı 79, Cilt 20, s. 183-201 (erişim https://www.idealonline.com.tr/IdealOnline/lookAtPublications/paperDetail.xhtml?uId=47868 ).

Vahdat, Farzin, 1979 İran Devrimi Üzerine Düşünceler: Öznelik ve Vatandaşlığın Yükselişi, (çev. Harice Doğan), Doğu Batı, Sayı 79, Cilt 20, s.203-225 (erişim: https://www.idealonline.com.tr/IdealOnline/lookAtPublications/paperDetail.xhtml?uId=47869 ).

DİPNOTLAR

[1] Axworthy, Michael,  İran: Aklın İmparatorluğu, s.22.

[2] Örn. şahlığın ve mollalar, millileştirme ve emperyalizm, merkezileşme ve özerk yapılar, baskı rejimi ve demokrasi…

[3] Grathwaite, Gene R., İran Tarihi Pers İmparatorluğundan Gününüze, s.216.

[4] Abrahamian, Ervand, Modern İran Tarihi, s.164.

[5] a.g.e.

[6] Kartal, Filiz, İran İslâm Devrimi: Aykırı Bir Devrimin Arka Planı, s.167.

[7]Diriliş Partisi ülkeyi vuran enflasyonla başa çıkmak adına pazarlara savaş açtı. (…) Fransız muhabire dert yanan dükkan sahiplerinden biri, artık Beyaz ve Kızıl Devrim’i birbirinden ayırt edemediklerini söylüyordu.” Abrahamian, Ervand, a.g.e., s.198-199.

[8] Grathwaite, Gene R., a.g.e., s.228.

[9] Bu sınıf devrimde, ulemanın da etkisiyle, çok etkili olmuştur.

[10] Kartal, Filiz, a.g.e., s.167.

[11] Abrahamian, Ervand, a.g.e., s.176.

[12] Kartal, Filiz, a.g.e., s.168.

[13]Abrahamian çarşının öneminin beş nedenini şöyle açıklar: Öncelikle ülkenin perakende ticaretinin üçte ikisi (…) çarşının kontrolündeydi. İkincisi modern sınıfların tersine bu geleneksel sınıf, esnaf ve zanaat loncaları ile örgütlüydü. Üçüncüsü çarşı esnafının etkilediği –dükkan çalışanları, atölye işçileri, seyyar satıcılar, küçük perakendeciler ve aracılardan oluşan- geniş bir kesim vardı. Dördüncüsü kentli girişimciler tarafından işletilen köylerdeki küçük imalathaneler (…) ve ticari çiftlikler aracılığıyla, çarşının etkisi kırsal alanlara da ulaşmıştır. Son olarak çarşının dini kurumla sosyal, mali, siyasal ve ideolojik bağları vardı.” Kartal, Filiz, a.g.e., s.169.

[14] Abrahamian, Ervand, a.g.e., s.178-183.

[15] a.g.e. s.184-185.

[16] Seeberg, Peter, İran Devrimi, 1977-79: Etkileşim ve Dönüşüm, s.188.

[17] Abrahamian, Ervand, a.g.e., s.198.

[18] Bknz. a.g.e. s.195 vd.

[19] Teziç, Erdoğan, Anaysa Hukuku, s.418.

[20] Bu katliam “Kara Cuma” diye de anılır. Askerlerin göstericilerin üzerine rastgele ateş açması sonucu tahmini 4.000 civarında kişinin vurulduğu olaylar, 1905-1906 Rus Devrimi’ndeki Kanlı Pazar’ı çağrıştırmaktadır. Detaylı bilgi için bknz. Abrahamian, Ervand, a.g.e.,  s.209.

[21]Şii geleneği yüzyıllardır Peygamberin damadı ve Şii inanışına göre meşru halefi olan, ancak Müslüman cemaate liderlik etme hakkı halifeler tarafından gasp edilen Ali’nin sülalesinin çektiği cefanın ve şehadetlerinin yasını tutmuştur.” Vahdat, Farzin, 1979 İran Devrimi Üzerine Düşünceler: Öznelik ve Vatandaşlığın Yükselişi, s.217.

[22]a.g.e. s.217.

[23] Skocpol, Social Revolutions in the Modern World, s.245 (Aktaran: Seeberg, Peter, a.g.e., 194). Ordunun herhangi bir başka gücün müdahalesi olmaksızın pasif tutum sergilemesi Skocpol’ün geliştirdiği devrimci süreçlerin standart unsurlarına uymayan bir gelişmedir.

[24] Kartal, Filiz, a.g.e., s.172.

[25] Halliday, Islam and Myth of Confrontation, s.56  (Aktaran: Seeberg, Peter, a.g.e., s.197).

[26] Seeberg, Peter, a.g.e., s.197.

[27] Abrahamian, Ervand, a.g.e., s.219.

[28] Armaoğlu, Fahir, a.g.e., s.571-572.

[29]No suggestion has been made that the militants when they executed their attack on the Embassy, had any form of official status as recognized “agents” or organs of the Iranian State. Their conduct in mounting the attack, overrunning the Embassy and seizing its inmates as hostages ​cannot, therefore, be regarded as imputable to that State on that basis.” UAD, Amerika Birleşik Devletleri/İran, 58. paragraf.

[30]…Iranian authorities took no action to prevent the attack of 5 November 1979, or to restore the Consulates to the possession of the United States. In contrast, when on the next day militants invaded the Iraqi Consulate in Kermanshah, prompt steps were taken by the Iranian authorities to secure their withdrawal from the Consulate. (…)Furthermore, after the militants had forced an entry into the prernises of the Embassy, the Iranian authorities made no effort to compel or even to persuade them to withdraw from the Embassy and to free the diplomatic and consular staff whom they had made prisoner.”  UAD, Amerika Birleşik Devletleri/İran, 66. paragraf.

[31] UAD, Amerika Birleşik Devletleri/İran, 67. paragraf

[32] Armaoğlu, Fahir, a.g.e., s.572.

[33] Grathwaite, Gene R., a.g.e., s.240.

[34] İran’ın BMGK 598 sayılı kararını kabul ettiği tarih.

[35] Bknz. https://undocs.org/S/RES/479(1980)

[36] BMGK 514 s. karar için bknz. https://undocs.org/S/RES/514(1982) . BMGK 522 s. karar için bknz. https://undocs.org/S/RES/522(1982) .

[37] Bknz. https://undocs.org/S/RES/598(1987)

[38] Armaoğlu, Fahir, a.g.e., s.654-655.

[39] Bu din adamlarının düşüncesine göre, dinde kesin kurallar olup siyaset ise taviz verme işidir ve dolayısıyla din adamı siyasete girerse şeriattan uzaklaşma tehdidi ile karşılaşacaktır.

[40] Koç, Mehmet, İran’da Devlet Yapısı ve Temel Kurumları-I: Devrim Rehberliği, s.5.

[41] Koç, Mehmet, a.g.e., s.5-6.

This div height required for enabling the sticky sidebar