Hit enter after type your search item

PROF. DR. RUŞEN KELEŞ İLE TÜRKİYE’DE KENT KÜLTÜRÜNÜN DÜNÜ, BUGÜNÜ VE GELECEĞİ

/

Bir toplumun benliğini oluşturan kent kültürü geçmiş ile gelecek arasındaki köprüyü oluşturmaktadır. Kent kültürü, son yıllarda artan göç dalgası, siyasi ve toplumsal olaylar ile birlikte oldukça etkilenmiştir. Bu doğrultuda Türkiye’deki kent kültürünün yapısını dün, bugün ve gelecek perspektifinde Bersu VAROL ve Semanur DEMİRKAYA, Prof. Dr. Ruşen KELEŞ ile birlikte ele aldı.

1- Bir yere kent denilebilmesi için yüksek binaların, arabaların, iş merkezlerinin , gelişmiş imkanların vb. özelliklerin olması yeterli bir sebep midir? Yeterli bir sebep değilse, kent kavramını nasıl ele almak gerekir?

Prof. Dr. Ruşen KELEŞ: Bu güzel sorunun yanıtı da kendi içinde yer almaktadır. Şöyle ki, bir yere kent denilebilmesi için yüksek binaların, iş merkezlerinin, gelişmenin simgesi olan kimi olanak ve özelliklerin orada bulunması elbette yeterli bir neden olamaz.  Çok sayıda bilim insanı ve resmi kurumlar, kenti tanımlarken nüfus ölçütünü kullanmış ve belli bir nüfus büyüklüğüne varmış olan yerleşim yerlerini “kent”, diğerlerini de  “köy” ya da “kırsal yerleşim yeri” olarak nitelendirmişlerdir.  Bu demografik ölçütlerin 2.000 kişiden 20.000 kişiye kadar değiştiği görülmektedir.

Hemen belirtmek gerekir ki, nüfus gerekli ve önemli bir ölçüt olmakla birlikte, kentin tanımlanmasında yeterli bir ölçüt sayılamaz.  Söz konusu yerleşim yerlerinde yaşamakta olan nüfusun hangi ekonomik sektörlerde çalışmakta olduğu, kent ve kır arasındaki ayrımın temel ölçütlerinden birini oluşturur. Çalışan (faal) nüfusun önemli bir oranını  tarım kesiminde değil de, imalat sanayii, inşaat ve hizmet gibi ekonomik kesimlerde yer almadıkça o yerleşim yerinden kent diye söz etmek olanaksızdır. Faal nüfusun sözü edilen kesimlerdeki oranının belli bir düzeye yükselmiş olmasının yanı sıra, toplum yapısında uzmanlaşma, işbölümü ve örgütleşme oranlarının da yükselmiş olması, kent sayılabilmenin ön koşullarındandır. Sözü edilen bu sosyo-ekonomik değişmeler, hiç kuşkusuz, yüksek yapıların ve alışveriş merkezlerinin varlığının, motorlu taşıt sayısının artışının ve benzeri gelişmelerin de tetikleyici nedenleri arasında olacaktır.

2- Tarihsel süreçte kent kavramının dönüşümünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr. Ruşen KELEŞ: Tarihsel gelişim süreci içinde de kent kavramı çok değişik evrelerden geçmiştir. Korunma ve savunma amaçlarıyla, ilk kentlerin dağlık alanlarda, tepelerde ve yamaçlarda yer aldığı, daha sonraları deniz kıyılarında ve ulaşım kolaylıklarına sahip alanlarda kurulduğu görülür. Ticaret yollarının kesişme noktaları olan Orta Çağ kentlerinde ışınsal (radial), uzunlamasına, ağ biçiminde ya da geometrik biçimlerde kentlerin oluştuğu dikkat çeker.  Antik Çağda, Mısır, Mezopotamya, Yunanistan ve Ege adalarında gelişen  uygarlıkların kentlerinin belli bir plana uygun olarak düzenlenmiş oldukları görülür.  Milet, Efes, Priene ve Bergama bunlardan birkaçıdır.  Roma Uygarlığı kentlerinin de  düzenli ve planlı olduğu bilinmektedir. Surlarla çevrili kaleler, pazar yerleri, yönetim yapıları ve meslek loncalarının adları ile anılır sokaklar. Orta Çağ kentlerini düzenli ve görkemli meydanların simgelemekte olduğu dikkat çeker.  Rönesans kentleri bugün bile yer yer varlığını korumaktadır. Barok Şehirciliği sarayı merkez olarak almıştır. Yeni Çağa girerken, Avrupa’nın önemli kentleri, Orta Çağ’dan, görünüme önem veren, yeşil ve açık alanları bol kentler devralmıştır.

19. yüzyılın sanayileşmesi kırsal alanlardaki nüfusu hızla kentlere çekmiş, kentler bir yandan alan olarak genişlerken, bir yandan da kent merkezleri değişime uğramıştır. 20 Yüzyıldan itibaren kentlerin gelişmesine planlarla yön verilmeye çalışılmıştır. Bütün bu gelişmelerin seyri, Lewis Mumford’ın, dilimize de çevrilmiş olan Tarihte Kent başlıklı kitabında ayrıntılarıyla yer alır.

Gerçek anlamda çağdaş kentlerin ortaya çıkmasının başlangıcının, Feodalizmin çöküşü ve yerini Burjuvazi’nin alması olduğu unutulmamalıdır. (Bourg)eoisie, adı üstünde “kent” ile özdeşleşmiş bir yaşam biçimidir.

3- Günümüzde kent ve şehir kavramları birbiri yerine kullanılsa dahi, bu iki kavram arasında ne gibi farklılıklar bulunmaktadır?

Prof. Dr. Ruşen KELEŞ: Kent ve şehir kavramlarını birbirinin yerine kullananların sayısı çoktur. Böyle bir yaklaşımın sahiplerinden, yanlış yapmakta olduklarını bilenler kadar, bilmeyenler de vardır. Bilinmelidir ki, her iki sözcük de aynı anlama gelmektedir. Kent, kavramın öz Türkçe karşılığı; şehir ise Farsça’sıdır. Ne yazık ki, bu gerçeğin farkında olmayan kimi bilim insanları bile, kitaplarının başlıklarında Kent ve Şehir sözcüklerini yan yana kullanabilmektedirler. Bu ciddi hata, saygı ile hürmet, yönetim ile idare, dernek ile cemiyet, yoksul ile fakir gibi sözcüklerin aralarında bir anlam farklı bulunmadığını görememekten farksızdır.

4- Dini, etnik ve ideolojik alanlardaki çeşitli farklılıklar ile ortaya çıkan heterojen toplumsal yapı kent kültürünün oluşmasını nasıl etkilemiştir?

Prof. Dr. Ruşen KELEŞ: Heterojenlik, kent olmanın ayrılmaz öğelerinden biridir. Tarihsel gelişim süreci içinde, kentsel yerleşim yerleri, toplumsal ve ekonomik, kültürel ve siyasal nedenlerle giderek daha da heterojen duruma gelmişlerdir. Bunun bir sonucu olarak, insanlar tekdüze kültürel ortamlarda değil, çok farklı özellikler taşıyan yerleşim yerlerinde,, kaçınılmaz olarak birbirleriyle yakın ilişkiler içinde yaşamayı öğrenmişlerdir. Kuşkusuz, çok renklilik özelliği taşıyan topluluklarda bile bu birlikteliğin her yerde  aynı gelişme düzeyinde olduğu söylenemez. Ancak ülkelerin gelişmişlik düzeylerinden, toplumsal ve ekonomik gelişmişliklerinden bu özelliğin de geniş ölçüde etkilenmekte olduğu unutulmamalıdır.

Kent, tarih, kültür, çevre ve kimlik gibi değerler, toplumların bütününden soyutlanamaz. Aynı diyalektik ilişki, kentsel ve çevresel değerlerle toplumun bütününe egemen olan anlayışlar, politikalar ve uygulamalar arasında da vardır. Bir başka deyişle, az gelişmiş bir toplum, yalnız ekonomisi ile değil bütün kurumlarıyla az gelişmiştir. Kurtuluşun en güvenilir yolu, az gelişmişlikten kurtulabilmek için hurafeleri değil, bilimi rehber edinmiş çağdaş bir eğitim sistemini benimsemektir.

Kent kültürü kavramı; bireysel, kurumsal, ulusal kültür özellikleri taşıyan ve bizleri başkalarından ayırt etmeye yarayan bir kavram olarak algılanmaktadır. Kent kültürü de başka kültür kavramları gibi bir tarihsel birikim sürecinin ürünüdür. Fransız Akademisi üyesi Emile Henriot’nun da belirttiği gibi, “Kültür, her şey unutulduktan, yitip gittikten sonra geriye ne kalıyorsa, ona verilen isimdir.” Bu tanımıyla Henriot, her türlü kültürün bir birikim süreci ve ürünü olma özelliğine dikkat çekmektedir.

5- Kent kültürünün öğelerini neler oluşturmaktadır?

Prof. Dr. Ruşen KELEŞ: Genel olarak kimlik, bir nesnenin diğerlerinden özgünlüğü, tekliği ve bireyselliğiyle ayrılması biçiminde tanımlanabiliyor. Kent kimliğinin, bir kenti başka kentlerden ayırt etmeye yardımcı olan, o kente özgü niteliklerin toplamı olduğu açıktır. Kentler kimliklerini tarihsel bir birikim sürecinin sonunda kazanmakta ve onu toplumsal belleğin öğelerinden biri durumuna getirmektedirler. İstanbul’un, Paris’in, Roma’nın, Madrid, Toledo ve Barcelona’nın, Lefke ve Gazimağusa’nın  kent kimliklerinin ayrılmaz öğeleri durumuna gelmiş olan doğa, tarih, kültür ve mimarlık değerleri bu ve benzeri kentlere “aidiyet” duygularıyla bağlı olanlar kadar, içinde bulundukları ülkelerin halklarının bir bütün olarak ve bir kentlilik bilinciyle bu değerlere sahip çıkmalarıyla ayakta kalabilir. Doğa, tarih, mimarlık ve kültür başlıkları altında yer alan soyut ve somut değerlerin bir bölümü üzerinde, salt ilgili ülkelerin halklarının değil, tüm insanlığın ve  gelecek kuşakların da  hak sahibi olduğu görüşü (international equity) uluslararası hukuk belgelerinde bile yerini almıştır.

6- Kent kültürlerini korumak merkezi yönetimin mi, yoksa yerel yönetimin mi yasal sorumluluğu altındadır? Türkiye’de kent kültürlerini korumak için yürütülen faaliyetler nelerdir? Bu faaliyetlerin gelecek kuşaklara aktarılmasında yeterli bir etkiye sahip olduğunu düşünüyor musunuz?

Prof. Dr. Ruşen KELEŞ: Bu soruya kısa ve kesin bir yanıt verebilmek olanağı yoktur. Bir kentin sahip olduğu değerlerin varlığını sürdürebilmesi, kalıcı duruma gelmesi, her şeyden önce o kent yaşayanların kentin değerlerine sahip çıkacak bir bilinç düzeyine erişmesiyle sağlanabilir.  “Kentlilik bilinci” denilen şey de işte budur. İki yıl kadar önce aramızdan ayrılan değerleri dostum, sanat ve kültür insanı Mimar Cengiz Bektaş, haklı olarak şunları yazmıştır bu konuda: “ Viyana denildiğinde, Mozart, Strauss, Brahms, Bethoven, Karayan’ın yanı sıra, Barok yapıların oluşturduğu bir kent akla gelir.” Yüzyıllar öncesinde oluşmuş olan bu kentleri ve sahip bulundukları değerleri bugün bile ayakta tutan, yaşatan, kentlilik bilincidir.

Kentlilik ve kenttaşlık (hemşehrilik) salt kent adı verilen yerlerde yaşamakla sağlanamaz.. Kentsel bir ortamda yaşadığı halde “köylülüğünü” kentsel ortamlarda da sürdürenlerin azımsanmayacak kadar çok sayıda olduğu açıkça görülmektedir.

Kentlilik bilincine ilişkin değerlendirmesinde, Aristoteles iki türlü yurttaş arasında bir ayrım yapmıştır: Edilgin (pasif) yurttaş ve etkin (aktif) yurttaş. Bir kente, kentin kültürüne ve kimliğine gereği gibi sahip çıkabilmenin, etkin yurttaş ya da etkin kenttaş olmayı zorunlu kıldığına dikkat çekmiştir Aristoteles. Kuşkusuz bu durum, demokrasinin yerel düzeyde de sağlıklı bir biçimde işlemesinin ön koşuludur. Günümüzde de kentlerde yaşayanların kentin salt sakini (oturanı) değil, gerecek anlamda sahibi olması görüşünü savunanlarla Aristoteles görüş birliği içindedirler.

Türkiye’de kentsel ve çevresel değerleri, daha doğrusu kent kültürünün ayrılma öğeleri olan değerleri, tarih, kültür ve mimarlık varlıklarını hakkıyla koruyup güvence altına alabilecek bir kentlilik bilinci düzeyine erişebildiğimizi söylemek kolay değildir. Bu açıdan en az halkın kentlilik bilinci kadar önem taşıyan bir nokta, halkın oylarıyla kentleri ve devleti yönetme görevi üstlenmiş olanların kent kültürünün temel öğelerini oluşturan değerlere sahip çıkmakta yeterli bir bilince ve duyarlılığa sahip bir duruma gelememiş olmalarıdır. Bu yönden bakıldığında, koruma bağlamındaki hukuksal sorumlulukların biçimsel olarak devlet kuruluşlarına ya da yerel yönetimlere verilmiş olması çok da önem taşımamaktadır. Önemli olan, ister belediye sorumlularının, ister devlet yetkililerinin, hukuki sorumlulukların ötesinde etik sorumluluk sahibi olmalarıdır. Örneğin, Ankara kent kimliğinin ayrılmaz bir öğesi olan Atatürk Orman Çiftliği’nin taş yığınına çevrilmiş olmasında hem Ankara Büyükşehir Belediyesi hem de Bakanlar Kurulu, hukuksal ve etik sorumluluk kaygılarından uzaklaşabilmişlerdir. Bu tür örneklerin sayısı çok artırılabilir. Kısaca, sorunların uzun erimde çözümü, yöneticilerini seçmede ve teknik kadrolarını oluşturmada bilinçli kent halkının göstereceği duyarlılıkla doğrudan ilgilidir. Bir başka deyişle, kentinin ve çevresinin doğal, kültürel, tarihsel ve mimarlık değerlerine sahip çıkmamakta direnen kentliler de bu değerlere doğrudan ya da dolaylı olarak zarar veren seçilmiş görevliler kadar etik sorumluluk altındadırlar.

7- Son dönemlerde Türkiye’nin aldığı dış göçler mevcut kent kültürünün yapısını ne yönde değiştirmiştir? Siz bu değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Prof. Dr. Ruşen KELEŞ: Haklı ya da haksız nedenlerle Türkiye, özellikle Arap ülkelerinden türlü nedenlerle ayrılmak zorunda kalan milyonlarca insana kapılarını açmak zorunda kalmıştır. 10 milyona yakın büyüklükteki bu nüfusun, irili ufaklı bütün kentlerimizde, kent kültürü ve yaşam biçimi üzerinde önemli etkiler yapmakta olduğunu görüyoruz. Gelenler, okuryazarlık düzeyi bile sıfırın altında olan, geri kalmışlığın bütün özellikleriyle yaşam biçimlerine yansımış olduğu yoksul yığınlardır. Kaçınılmaz olarak halkımız yeni gelenlere karşı ve özellikle onların alışık olmadıkları tavır ve davranışlarına karşı tepkilidir. Yer yer asayiş ve güvenlik olaylarının da konusu olmaları, geniş halk kitlelerinde itici duyguların güçlenmesini kolaylaştırmaktadır. Geçimini ve yaşamını sürdürme kaygısı içinde olanlardan, bulundukları kentlerin kültür varlık ve değerlerine sahip çıkmalarını beklemek gerçekçi olmaz. Yaz aylarında, ben İstanbul’da, Büyükada’da, yanlarında sayısı bir düzineye yakın çocukla Emniyet Müdürlüğünün bahçesindeki yemyeşil çayırlarda geceleyen Suriyelilere çok rastladım. Büyük kentlerimizde kaldırımları işgallerinde, yürüyüş tarzlarında, trafik lambalarının işaretlerini hiçe saymalarında, sığınmacı oldukları derhal göze çarpan bu yığınların toplumla bütünleşmesi uzun süreli bir eğitim sorunudur. Bu bağlamda, çok kültürlülüğün bir ayağında kültürsüzlüğün yer almasının sorunların daha da büyümesine yol açabileceğini unutmamak gerekir.

Bu röportaj ilk kez 23 Mart 2022 tarihinde www.caseresmi.com’da yayımlanmıştır.

This div height required for enabling the sticky sidebar