Hit enter after type your search item

AV. GÖKHAN CANDOĞAN ile ÇEVRE HUKUKU

/

İnsanlık varolduğundan beri yaşadığımız çevreyle bir bütün halindeyiz. Barınma, ısınma, beslenme gibi ihtiyaçlarımızı hep doğadan karşılıyoruz. Peki, yaşadığımız çevreye karşı sorumluluklarımızı yerine getirip onu korumaya çalışıyor muyuz? Konunun hukuki boyutunu TBB Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu Başkanı Av. Gökhan Candoğan ile ele aldık.

1- Öncelikle şunu sormak isteriz, Türkiye’nin çevre politikalarını imzacı ve taraf olunan uluslararası anlaşmalar ve iç hukukta yer alan düzenlemeler çerçevesinde nasıl değerlendirirsiniz?

Av. Gökhan Candoğan: Öyle bir soruyla başlıyoruz ki, cevabı bir o kadar kapsamlı ve bir o kadar da belirsiz.

Dünya’da çevre hukuku, uluslararası anlamda, 1960’lar ile birlikte gündeme gelmeye başladı. Öncesinde, sanayileşmeye başlayan Avrupa ülkeleri, başta İngiltere olmak üzere, kömürün aydınlatmada, enerji üretiminde ve ısınmada yoğun bir şekilde kullanılmaya başlanması ile birlikte ortaya çıkan sorunları gidermek üzere, 19.yüzyıl sonlarından itibaren çevreyi korumaya, daha doğrusu sorun yaşanan alanlara özgü tekil düzenlemeler (örneğin İngiltere’de yürürlüğe sokulan temiz hava yasası gibi) yapmaya başlamışlardı. Ama, dünyanın harekete geçmesi epey zaman aldı ve sorun bazlı/kapsamlı oldu. Ülkemizde ise, çevre hakkı ilk kez 1982 Anayasası ile anayasal düzlemde kabul edilirken, Çevre Kanunu 1983 yılında kabul edilmiş, Çevre Bakanlığı da ilk kez 1991 yılında oluşturulmuştur.[1]

Aradan geçen neredeyse kırk yıla yakın sürede, özellikle AB sürecinin önem kazandığı dönemde, mevzuatsal uyum açısından epey yol alındı gibi görünmekle beraber, bu dönem fiiliyatta Türkiye’de çevrenin en fazla zarar gördüğü dönem de oldu, diyebiliriz. Büyüyen ekonomi, artan nüfus, tarımda kullanılan kimyasalların çoğalması, kentlerin çevrelerini yutmaya başlaması, kriz zamanları dışında sürekli artan enerji ihtiyacı, büyüyen bir madencilik sektörünün çevreye olumsuz etkisi Türkiye’yi daha önce gündeme gelmeyen sorunlarla baş başa bıraktı.

Bu, büyümenin doğal seyri olarak görünebilecek sürecin olumlu ve olumsuz tarafları oldu elbette. Çevre sorunlarının artışı, çevreye duyarlılığın artmasına, çevre korumacılık anlayışının yayılmasına, kötü etkileri olabilecek projelere karşı, yerel, bölgesel tepkileri gündeme getirdi. Siyasetçiler, en azından söylem bazında bir çevreye duyarlılık ilkesi geliştirdiler.

Bu anlamda, Türkiye’nin bugünkü çevre politikası ve durumunu mevzuat açısından yeterli bir ülke görünümünde olmakla beraber, “sürdürülebilirlik” kavramının tüm ekonomik ve yönetim süreçlerine dahil edilmesi anlamında geride kalan bir pozisyonda olduğunu söyleyebiliriz. Tutarlı, bütüncül ve gerçekçi bir çevre politikasına sahip, ciddiye alınacak bir “yeşil” toplumsal kesim bulunmadığını da ifade edebiliriz. Çevre söylemi hala biraz marjinal bir kapsama sahip gibi. Merkeze yönelik bir çevre politikasının gelişmemesi, çevrecilik denince politika üreten değil politikasız bir şekilde “karşı olan/duran” bir öbeğin anlaşılması büyük bir sorun.

Yeşillerin büyük bir siyasi harekete evrildiği Almanya’da, yıllardan bu yana merkezi veya eyalet düzeyinde iktidar ortağı olma deneyimi, yeşilleri daha “gerçekçi” kıldı. Bizde de böyle bir sürece ciddi olarak ihtiyaç var.

2- Uluslararası anlamda büyük bir önem arz eden Paris İklim Anlaşması’nı Türkiye imzaladığı halde onaylamadı. Gerekçe olarak ise Türkiye’nin kendisi ile benzer konumdaki ülkelerle benzer şekilde muamele görme isteği ve ekonomik büyüme, nüfus artışı gibi ölçütler dikkate alındığında mutlak emisyon azaltımı yapılmasının imkansız olması hususunun kayıt altına alınmaması gösterildi. Bu gerekçeyi ve Paris İklim Anlaşmasını siz nasıl değerlendirirsiniz?

Av. Gökhan Candoğan: 12 Aralık 2015’de imzalanan Paris İklim Anlaşması 4 Kasım 2016 tarihinden bu yana yürürlükte. 197 ülkenin imzaladığı Sözleşme, 191 ülke tarafından onaylanmış. İmzaladığı halde Sözleşme’yi onaylamayan altı ülke var; Yemen, Libya, Eritre, İran, Irak ve Türkiye. Hangi gerekçe bu durumu açıklayabilir? Veya, bu duruma düşmenin makul, açıklanabilir ve anlamlı bir gerekçesi olabilir mi? Olamaz. Türkiye’nin bu “kendine özgü” pozisyonu dünya tarafından da kabul edilemez bulunuyor. İleri sürülen gerekçenin, bu açıdan, hiçbir anlamı yok. Üstelik, bu duruma düşen ülkemiz, bir yandan da liderlik arzusunda. Bilimsel olarak kesinlik gösteren bir konuda, iklim değişikliği konusunda hiçbir savunulabilir politikası olmayan bir ülkenin, uluslararası arenada liderlik pozisyonu peşinde olması düşünülemez.

Türkiye’nin, bulunduğu coğrafyada ciddi bir etki potansiyeli var. Gelişmekte olan ülkeler arasında da liderlik üstlenmesi söz konusu olabilir. Bunun için, dünyanın geleceğini ilgilendiren önemli meselelerde masada olup söz söyleyebiliyor olmak gerek. Küresel ısınma bir numaralı mesele ama masada yokuz. Derin denizlerle ilgili tartışmalar giderek önem kazanıyor, ona dair uluslararası anlaşmayı[2] da imzalamadık, çeşitli sebeplerle.

Ne olursa olsun, Türkiye bu temel meselelerle masada olmalı, sözünü söylemeli. Hiçbir gerekçe mevcut pozisyonsuzluğu açıklayamaz ve haklı çıkaramaz.

3- Türkiye’nin çevre politikalarını uluslararası anlaşmalar ve yasal düzenlemeler çerçevesinde değerlendirdik. Peki Türkiye’nin çevreye verdiği önemi, kanunlarımızdaki hukuki ve cezai düzenlemeler perspektifinde nasıl ele alabiliriz? Örneğin, geçtiğimiz günlerde Avrupa’dan geri dönüştürmek amaçlı çöp satın alan ama herhangi bir işlem yapmadan çöpü etrafa saçan bazı atık geri kazanım tesislerinin haberlerinin ortaya çıkmasının ardından bu tesislere Geçici Faaliyet Belgesi ve Çevre İzin ve Lisans Belgesi sahibi olmadıkları gerekçesiyle faaliyetten men ve para cezası verildi. Bu olayı hukuki düzenlemeler, denetimler ve yaptırımlar çerçevesinde nasıl değerlendirirsiniz?

Av. Gökhan Candoğan: Önemli bir örnek. Çin atık ithalatını yasaklayınca, birkaç yılda Türkiye atık ithali şampiyonu oldu. Devlet, bu “atık değil”, hammadde diyor. Yani, ithal edilen bu malzemelerin ayrıştırılıp yeniden üretim sürecine dahil edildiğini söylüyorlar. Ama, ne ilginçtir ki, dışarından bu amaçla atık ithal eden Türkiye, kendi ülkesinde atıkları değerlendirmiyor. Bizim ülkemizde, çöpün büyük kısmı, hiçbir şekilde ayrıştırılmaz. Bazı yerlerde, küçük ölçekte, örneğin kağıt toplayıcıları bu işi yapar ama planlı, bütüncül bir uygulama yok. Eğer bu “çöp” değilse, ithalata gerek olmaksızın önce kendi atığımızı ayrıştırıp işlemden geçirsek? Neden onu yapmayıp ithal ediyoruz?

İşin aslı, Avrupa ülkelerinin samimiyetsizliği ile bizde bazı kesimlerin açgözlülüğü olmaması gereken bir ticaret döngüsü yarattı. İthal edilen çöp/atıklar, ki önemli bir kısmı ithalatı yasak olan karışık atıklardı, yasal olmayan şekillerde bertaraf ediliyor. Bu nedenledir ki, bir süredir özellikle Greenpeace tarafından yapılan kampanya sonucunda, adımlar atılmaya, yasak olması gereken ithalatın yapılmaması için kararlar alınmaya başladı.

Başka güzel örnekler de var. Örneğin, yıllardan bu yana hiçbir çevresel yükümlülüğe uymadan çalışan termik santraller. Özelleştirildiler, bu yatırımları yapsınlar diye. Ama yine yapılmadı. Defalarca süre verildi şirketlere. En son, 2019 sonunda, “yeter” denildi. Hemen ardından, 01.01.2020 itibariyle 6 termik santral kapatıldı. Ne güzel, derken altı ay sonra, hemen hemen hepsine geçici ruhsat verildi, güya yıllardır yapmadıkları yatırımları altı ayda yapmışlar! Artık ne yaptılarsa…

Burada önemli olan husus; bir tesise yasayı ihlalden önce para cezası verebilirsiniz. Ama, süregiden bir durum varsa, yapılması gereken, şirketlerin göze aldıkları para cezasının tekrarı değil, kapatma kararının alınmasıdır. Yani, parasal yaptırımlar, tek başına ciddi bir anlam ifade etmiyor. Faaliyetten men dışında, bu fiilin aynı zamanda Türk Ceza Kanunu anlamında bir suç olduğunu anımsamalı, sorumluları yargılamalıyız.

Bir nokta daha var, kanımca önemli olan. Kişi ve şirketlerin, çevreye zarar veren faaliyetlere devam etmeleri, bunun kendileri için üstlenilebilir bir risk olması ile de ilgili. Öyle bir yaptırım olmalı ki, şirketler buna cüret/cesaret edemesinler. Ne olabilir? Kanımca artık Türkiye’de, açık bir haksız fiil olan çevreye zarar verme fiilinden kaynaklı, cezalandırıcı tazminat hükümleri[3] uygulamaya geçmeli. Bir yörede, insanların havasını, suyunu, toprağını kirletiyorsanız, insana ve diğer canlılara zarar veriyorsunuz demektir ve bunun bedelini ödemelisiniz. Haksız fiilden kaynaklı tazminat davaları gündeme gelmeli ve salt zararı karşılamaya değil ABD’de olduğu gibi failleri “cezalandırmaya” dönük bir tazminata hükmedilmeli. İşte o zaman bir şeyler değişmeye başlayabilir.

4- Çevre kirliliği ile mücadele kapsamında yasal düzenlemeler dışında siyasi, ekonomik ve sosyal adımların da atılması gerektiği dile getiriliyor. Sizce bu çerçevede ne gibi aksiyonlar alınabilir, diğer ülkelerde bu kapsamda ne gibi çalışmalar yapılıyor?

Av. Gökhan Candoğan: Çevre hukuku genç ama bir o kadar da çok disiplinli ve karmaşık bir hukuk alanı. Zira, bir çevre meselesi hiçbir zaman sadece tek bir bakış açısı ile anlaşılabilir ve kavranabilir olmadı, olamaz. Böyle olunca, çevre sorunları ile mücadele, sadece yasalarla, sadece mahkemelerde savunulacak bir mesele değil. Karşılaşılan sorunlar yeni; klasik yol ve yöntemlerle çözüm mümkün değil. Çok aktörlü, bolca çatışan çıkarın olduğu ve ideal çözüme varmanın tek bir doğrudan geçmediği bir sorunlar alanı söz konusu. Bunun için de hukukun “yargı” kısmından önce “düzenleyici” kısmını öne çıkarmamız gerekiyor. Bunun ne anlama geldiği konusunda, Aarhus Anlaşmasını ele almalıyız.

Çevre hakkının korunması temelinde en önemli uluslararası anlaşmalardan birisi olan Aarhus Anlaşması’nın üç ayağı vardır;

  • çevresel bilgiye erişim,
  • karar süreçlerine katılım,
  • yargıya başvuru hakkı.

Bu üç ayak, esasında çevre hukukunun temelidir, diyebiliriz. Anayasa’mızın 56. maddesinde tanımlanan “sağlıklı bir çevrede yaşam hakkı” nın bu üç temel esas/ilke uygulanmaksızın yaşama geçirilebilmesi mümkün değildir.

Nitekim, yapılacak faaliyetlerin çevreye etkileri konusunda, devletin ve faaliyeti üstlenen şirketlerin elindeki bilgilere erişim, sizin doğru, sağlıklı ve güncel bilgiye erişmeniz ve bu bilgileri kullanarak karar süreçlerinde (örneğin Kent Konseyi’nde, örneğin ÇED süreçlerinde halkın katılımı toplantılarında) yer alıp, kendiniz ve geleceğinizi yakından etkileyecek karar süreçlerinde etkin olmanız, buraya kadar başarılı olamaz iseniz, en son çare olarak yargıya başvurmanız, çevre hakkının özüdür.

Türkiye Cumhuriyeti Aarhus Anlaşmasını onaylamamış olsa da Çevre Kanunu’nun “bilgi edinme ve başvuru hakkı” başlıklı 30.maddesinde yer alan,

Madde 30 – (Değişik: 26/4/2006-5491/21 md.) Çevreyi kirleten veya bozan bir faaliyetten zarar gören veya haberdar olan herkes ilgili mercilere başvurarak faaliyetle ilgili gerekli önlemlerin alınmasını veya faaliyetin durdurulmasını isteyebilir. Herkes, 9/10/2003 tarihli ve 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu kapsamında çevreye ilişkin bilgilere ulaşma hakkına sahiptir. Ancak, açıklanması halinde üreme alanları, nadir türler gibi çevresel değerlere zarar verecek bilgilere ilişkin talepler de bu Kanun kapsamında reddedilebilir.

hükmü, çevre hakkının tam ve etkin bir şekilde kullanılabilmesi için bilgiye erişim hakkının bizim hukukumuz açısından da yürürlükte olduğunu göstermektedir.

Yani, yine mevzuat yeterlidir ama uygulama? İdareler, çevresel verileri vatandaşlardan kaçırmaktadır. Örneğin, kirletici termik santrallerin olduğu bölgelerde sürekli hava ölçümleri yapılmak zorundadır. Bu, umuyoruz ki yapılmaktadır. Zira, bu bilgiler kamuoyundan saklanmaktadır. Gerekçe de ilginç; meğerse santralin etki sahasındaki hava ölçümleri, ticari sırmış…

Küresel ısınma ile mücadele etmemiz gerekiyor. Paris İklim Anlaşması’nın onaylanması, sadece bir başlangıç. İklim Kanunu çıkarılmalı, zaman geçirmeksizin. Uygulamaya geçilmeli. ÇED süreçleri ciddiye alınmalı. Daha etkin hale getirilmeli.

İşte, bu sorunları aşmak için, sadece yargısal bir mücadele ile başarı elde edemezsiniz. Haklarını bilen insanlar, haklarını talep etmeli, haklarını yaşama geçirmeli, gerektiğinde bu işin siyasetine de girmelidir ki Türkiye’de bu anlamda yapılacak çok iş olduğunu söyleyebiliriz.

5- Çevre hukukuna karşı nasıl bilinç kazandırılabilir? Toplumda ve özellikle üniversitelerde bunun için ne gibi yollar izlenilmesini önerirsiniz?

Av. Gökhan Candoğan: Öncelikle, toplum ve ülke olarak bu konuda samimi olmalıyız. Çoğu sorunumuzda olduğu gibi, “mış gibi yapmaktan vazgeçmeliyiz. Ve her şeyi devletten beklememeliyiz. Yerel yönetimler var, STK’lar var, tek tek biz, yurttaşlar varız. Her şeyi devlet yapsın, ben hayatıma eskisi gibi devam edeyim, olmaz. Karbon ayak izimizi hesaplayıp, gündelik hayatımızda dönüşümlere başlamalıyız.

Bu konuda en duyarlı olan, öyle olduğunu düşünen insanlar, eğitim durumu çok iyi, ekonomik açıdan kendi kendine yetebilen insanlar ve ne yazık ki, tüm bu duyarlılıklara rağmen, bu kesimin karbon ayak izi, tüketimi diğer insanlara göre çok daha yüksek. Uçağa binen, birden fazla arabaya sahip, gezen, tozan, harcayan, tüketen insanlar. Bu suçlama değil, bir tespit; ekonomik güçleri olduğu için, daha fazla tüketebiliyorlar. Ama bu durumdayken, sadece devlet mücadele etsin demek, doğru ve samimi bir tavır değil.

Bu tutarlılık, samimiyet sorununu aşabilmenin bir yolu, meseleye derinlik katmak, entelektüel olarak. Bugün, ne yazık ki hukuk fakültelerinde çevre hukuku kürsüsü yok. Doktora yapılabilecek bilim alanları arasında çevre hukuku yok. Bu büyük bir ayıp, büyük bir samimiyetsizlik. TBB olarak bu konuda YÖK’e başvuru yaptık, sonucunu bekliyoruz. Ümitliyiz.

Entelektüel seviye ile birlikte, daha bütüncül tartışma, değerlendirme ve sonuçlara varılması mümkün olacaktır. Beri yandan, özellikle kentlerdeki duyarlı kesimler, karar süreçlerine daha yoğun katılarak, alınan kararların çevre sorunlarını dikkate alan bir içeriğe sahip olmasını sağlayabilirler. Kentlerde, özellikle atıkların toplanması, ayrıştırılması ve geri dönüştürülmesi, sıfır atık uygulamasına geçilmesi, çatılarda güneş enerjisi kullanımının yaygınlaştırılması, kolaylaştırılması için yerel yönetimlerin zorlanması gerekiyor. Kentlerde enerjinin ve suyun verimli bir şekilde üretilip kullanılması için karar vericiler sorumluluk almalı.

Sürdürülebilirlik kavramının toplumun genlerine işlemesi gerekiyor. Çalışanlar, sendikalar yeşil işler için girişimlerde bulunmalı, toplu iş sözleşmelerine işyerindeki üretim süreçlerinde çevre sorunlarını gözeten hükümler getirilmeli, trafik, yeşil alan sorunları farklı bakış açılarıyla ele alınmalı.

Kentlerde parklar değil, ormanlar oluşturmalı, Türkiye’nin bir ucundan diğerine kesintisiz yeşil bir kuşak yapmalıyız. Uçsuz bucaksız boş alanlarımızı değerlendirmeli, insan eli değmeyen vahşiliğe bırakılmış alanlar oluşturmalı, sadece karada değil denizlerde de koruma alanları ihdas etmeli, deniz ekosisteminin varlığını sürdürmesi için girişimlerde bulunmalıyız.

Çok düşünmeli, çok çalışmalı; Dünya’nın her zaman böyle olmadığını, iklim ve coğrafya dahil hiçbir şeyin kalıcı ve değişmez olmadığını kavrayıp, nasıl sürdürebileceğimize odaklanmalıyız. Yolumuz uzun ama genç hukukçular için son derece anlamlı bir çalışma alanı söz konusu. Sizleri bekliyoruz.

[1] Detaylı bilgi için; Türkiye’de Çevre Hukuku ve Politikaları, Nereden Nereye, Doç.Dr. Zerrin Savaşan, TBB Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu Bülteni sayı 4, sayfa 23 vd – https://d.barobirlik.org.tr/chkbulten/sayi4/)

[2] 1982 yılında imzalanan BM Deniz Hukuku Sözleşmesi. Türkiye’nin imzalamama sebebi karasuların 12 mil olarak belirlenmesi ve ihtilaf halinde zorunlu yargı yetkisi veren hüküm. Kıbrıs ve Ege adaları sorunlarında aleyhimize bir sonuç doğmaması istenmiş.

[3] Detaylı bilgi için; Çevreyi Kirletenin Haksız Fiil Sorumluluğu Nereden Nereye, Doç.Dr. Başak Başoğlu, TBB Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu Bülteni sayı 4, sayfa 36 vd – https://d.barobirlik.org.tr/chkbulten/sayi4/)

This div height required for enabling the sticky sidebar